Erkan Kiraz's Memoires

Cuma, Temmuz 29, 2005

Mithology, Names, Places in Turkey & in The World

A.Rizon: Les Antiquites,
Adapazarı: Ermeni Pazarı, Ada Pazar, [Hammer Tarihi],
Ahmetbeyli; Claros (İzmir),
Akhisar; Thyatira (İzmir),
Alaçatı; Clazomenae (İzmir),
Alaşehir; Philadelphia (İzmir),
Alibey Adası; Cunda, (Balıkesir),
Burada Nikahlar Kutsaldır, Turistik Değil: Efes antik kentinin sırtını dayadığı Bülbül Dağı'nda yemyeşil ve daracık bir yolu tırmanarak geliniyor Meryem Ana Evi'ne. Hangi gün, hangi saat olduğu hiç önemli değil. Her zaman onlarca turist otobüsü, yüzlerce insan. Ama bu kalabalığa rağmen bir okadar da sessiz, huzurlu bir yer. Katolikler için kutsal olan yapı, son dönemde yurtdışından gelen turistlerin nikah için seçtikleri en önemli yerlerden biri. Burada yaşayan Hint başrahip Tarcy Mathias da bu nikahları kıyıyor. Mathias iki rahip, iki de rahibenin yaşadığı Meryem Ana Evi'ndeki hayatı anlattı. Meryem Ana Evi'ne "düğün turizmi" için gelenler artıyor. İnsanlar neden burada evlenmek istiyor?: Katoliklere göre evlilik töreni kutsal bir tören, bir ayindir; turizmin bir parçası değil. Turizm acenteleri ile işbirliğimiz yok. Onlar biraz da kendi propagandalarını yapıyor. Bizim bağımız kiliseden kiliseye... Ayrıca burada evlenmek romantik bir şey de değil, kutsal! İnsanların istemelerinin üç nedeni var: Birincisi burası Meryem Ana'nın yaşadığı bir ev, ikincisi kutsal topraklar üzerinde. Üçüncüsü de nikah sırasında Meryem Ana'nın onları ve evliliklerini kutsadığına inanıyoruz. Son yıllarda sayı artmaya başladı. Bu sene 20 çifti evlendirdim. En çok da İngilizler: Birisi gelip burada evlenmek istediğini söylese hemen gerçekleşiyor mu?: Elbette hayır. Önce ülkelerinde bağlı bulundukları kiliselerinden evraklarını tamamlıyorlar. Onların onayı ile evraklar İzmir'deki başpiskoposa geliyor. O da onayladığında ben de burada törenlerini gerçekleştiriyorum. "Biz birleşmiş bir aileyiz". Burayı ziyarete daha çok Türkler mi yoksa yabancı turistler mi geliyor?: Türkler daha çok. Özellikle tatillerde ve bayramlarda kalabalık oluyor. Müslüman kardeşlerimi hatta küçük çocuklarını burada görmek beni çok mutlu ediyor. Bu mekan Hz. Meryem'in evi. Meryem yani anne, aileyi bir arada tutar. Biz birleşmiş bir aileyiz. "İnşallah yeni papa ziyarete gelir": Papa II. Jean Paul, Meryem Ana Evi'ni ziyaret etmişti. Yeni papa XVI. Benedictus'un gelmesini de arzu eder misiniz?: Papa II. Jean Paul 1979'da buraya gelmiş. 2004, ziyaretinin 25'inci yıldönümüydü. Ben de bir mektup yazıp bu yıldönümünü kutlamıştım. İnsanların dua ve ziyaret için gelmeye devam ettiklerini anlatmıştım. O da buradaki tüm insanlara sevgilerini, şükranlarını ileten bir cevap yazmıştı. Umarım ve dilerim Ratzinger XVI. Benedictus da Türkiye'yi ve Meryem Ana Evi'ni ziyaret eder. Çünkü bu topraklar Hıristiyanlığın ilk adımlarının atıldığı, kurallarının konduğu topraklar. Bizim için önemli. "Tanrı beni Türkiye'ye çağırdı": Hintlerin çoğunluğunun Hindu olduklarını biliyoruz. Sizin rahip olmanızın özel bir hikayesi var mı?: Hayır. Ailem Katolik Hıristiyandı. Rahip olmaya da kendim karar verdim. 75 yaşındayım. Türkiye'ye yedi sene önce geldim. Burası ilk yurtdışı görevim. Bizi Roma'daki başrahipler görevlendiriyor. Sizi Türkiye'de ve Meryem Ana Evi'nde görevlendirdiklerini duyduğunuzda ne hissetttiniz?: Önce "Beni Tanrı çağırıyor" diye düşündüm. Türkiye, Hıristiyanlık için önemli bir ülke. Bu dinin ilk kuralları, tohumları burada atıldı. Geldikten sonra da erken dönem Hıristiyanlıkla ilgili yerleri gördüm ve çok mutlu oldum. Gelmeden önce İslam hakkında fikriniz var mıydı?: Hindistan'da Müslümanların yüzdesi hayli yüksek. Ben o yüzden İslamiyete yabancı değildim, bilgim vardı. İslamı da anlamaya çalışıyorum. Çünkü Tanrı tektir. Selçuk'taki İsabey Camii'ni gezdim. Camide toplu namaz kılınışını seyrederken çok etkilendim. [banu Şen, Email; bsen@milliyet.com.tr, Milliyet Gazetesi, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 05.06.05, Şirintepe-İzmit].
Andreas Cellarius, Atlas Coelestis, Amsterdam, 1660: Cellarius, unknown to the history of astronomy, produced the most elaborate and famous celestial atlas of the 17th century - the Atlas Coelestis, 1660. It contained many imaginatively designed plates showing the classical and Christianised heavens, the Ptolemaic planetary system, where the earth is the centre of the solar system, and Copernican view, where the sun is the centre. This plate presents a novel view of the earth, the Pacific and Antarctic regions, as if seen through the starry sphere from a deep point in space. The image is ingenious, but its practical use for astronomers is highly doubtful.
Gizemli Kent Mardin: Sayısız tarih zenginliğinden midir nedir (Türkiye'nin tüm illerini gören biri sıfatıyla söyleyelim) sanki kanıksamışçasına tarih ve kültür varlıklarımızın zaman zaman hoyratça tahrip edilişine seyirci kalmışız. Neyse, son 15-20 yıldır Prof. Dr. Metin Sözen'in olağanüstü öncülüğü ile tarih bilinci Anadolu kentlerinde dalga dalga yayılıyor. Mardin, bu bilince ulaşan merkezlerden biri. Mardin'e ilk kez 1970'lerin sonlarında gitmiştik. Dördüncü ziyaretimiz TGC'nin basın semineri nedeniyle geçen hafta gerçekleşti. Bu ziyarette, Prof. Dr. Metin Sözen'le el ele vererek son 5 yıl içinde Mardin'in tarih ve kültür varlıklarını koruma bilincini kitlelere yayan bir valiyi, Temel Koçaklar'ı tanıdık. Beş yıl içinde önemli manastır, konak gibi tarihi yapıların restorasyonu gerçekleştirilmiş. Yine de yapılacak işler var. Örneğin, 5 yıl önce Telekom'un mavi badanalı beton binası kentin tarihsel kimliğinin ortasına bir hançer gibi saplanmıştı. Şimdi, dış cephe Mardintaşı rengine benzer renkte boyanmış, ama yine de sırıtıyor. Neyse ki, yeni şehir tarafına taşınacakmış. XIX. yüzyıl yapısı olan Karsaslar'ın konağı PTT binası olarak kullanılıyor. Bu taş yapının orasına burasına plastik bölmeler sokuşturulmuş. Postanenin yakında yeni kent tarafına taşınacağını ve tarihi bir yapının daha "iğfal"den kurtulacağını öğrenerek ferahladık. Mardinlilerin iki dileğini aktararak noktalayalım. 1- Kentin su sorunu bir an önce halledilsin, 2- Mardin'e en az bir fakülte kurulsun. Bir öneri: "Baba Beni Okula Gönder" kampanyası için canla başla koşuşturan Meral Tamer, biliyorsunuz pazar günü okurlarından kampanya için "parlak fikirler" beklediğini yazdı. İşte, bir öneri de bizden. Özel sektörde çalışanlar, bir aylık ücretlerinin bir günlüğünü bu kampanyaya bağışlasınlar, patronları dahil. Bizi sorarsanız, "Eh, öneride bulunduğumuza göre..." deriz. Bir şiir: Dizelerimiz bir Mardin türküsü "Şevko"dan: "Ah... Ben gül olam ez beni / Tülbentlerden süz beni / Sen kalem ol ben kâğıt / Ak gerdana yaz beni / Ah... Balıktır suda yüzer / Kekliktir kanat düzer / Kız vefasız olunca / Sevdiği mecnun gezer." [Nail Güreli, Email; ngureli@milliyet.com.tr, Milliyet Gazetesi, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 08.06.05, Şirintepe-İzmit].
Aydın; Tralleis. İncirleri ile tanınır. İl 1186’da Selçuklular tarafından alınır. Çamiçi (Bafa) Aydın. Didim’e giderken kıyısından geçilen bir yerdir. Beşparmak Dağları (Latmos) gölün kıyılarında yer alır. Gölün kıyısında kalıntıları bulunan Heraklia’dır. En ünlü sahili Kuşadası’dır. Güllübahçe (Priene); en İyon Federasyonu’nun etkin limanlarından birisiymiş. İlin kuzeyinde yer alan Çavdarhisar (Aizonai) bir Roma köyüdür. Burada tiyatro, stadium ve Zeus Sunağı kalıntıları yer alır. Milet (Miletus). Burada da bir İon limanı, tiyatro, müze ve Faustina Hamamları yer alır. Didim (Dydima); Altınkum adlı plajları ve Apollon tapınağı ile ünlü bir tatil beldesidir. Beldenin doğusunda kalan Akbük de Turgut Özal zamanlarında ünlenmiştir. Geyre (Aphrodisia); Aşk ve Üretkenlik tanrıçası Afrodit’e adanmış bir yerdir.
Aydost:
Bafa Gölü Ölüyor: Milas'ın Bafa Gölü üzerindeki Kapıkırı köyünde yaşayan çevre gönüllüsü bir ekonomist Cemal Yalınpala, Datça-Knidos'taki doğal alanların kaçak yapılaşma sonucu bozulmasını konu alan yazımız üzerine e-mail göndermiş. Zeytinliklerle kaplı "Bafa Gölü'nün ölmekte olduğunu" hüzünle anlatıyor. "1- Gölün, Büyük Menderes ile olan bağlantısı Söke Ovası'nı sulamak için seddelerle tamamen kesildi. Tuzluluk arttı. Yosunlar yüzeye çıkıyor ve çürüyor yaz aylarında. Göl yazın kokmakta. Turist gelmiyor. Haklılar. Denizden yavrulamak için balık da gelemiyor, seddeler yüzünden. Senede 500 bin tona yakın balık yakalanırmış gölde. Ekolojik dengesi bozulan gölde kuş sayısı ve türları da azaldı. Müzelik sayıda flamingo, pelikan, Kanada kazı ve meke kaldı. Tuzlanma, gölün çevresindeki yaylaları da olumsuz etkiliyor. Verim yok. Gölün bitmesi, turizmi, balıkçılığı ve tarımı yaktı. Bu ne biçim tabiat parkı? 2- Zeytin fabrikalarının atıkları (zehirli kara su) arıtmasız göle gidiyor. Bafa kasabasının ve Kapıkırı köyünün çöpleri göle giden bir dere yatağında yakılıyor ve bir kısmı da, zeytin kara suyu ile birlikte aynı dereden simsiyah renkte göle akmakta. 3- Kapıkırı, antik Herakleia kenti üstünde. Antik kentte Athena Tapınağı ve sur duvarları ötesinde görülecek bir şey yok. Bafa Gölü ve köyün yerel kültürünü görmek için geliyor insanlar. Onlar da bitmek üzere. Tiyatro ağaçlarla kaplı. Etraf çöp içinde. Hiçbir bakım yok. Köy 1. derece sit alanı içinde, köylüye bir tuvalet yaptırılmıyor, evlenecek gençler için yatak odası yapmak yasak. Ağır cezalar veriliyor. Gençler köyü terk ediyor. Köy, 10-15 yıl içinde antik kent gibi olacak! Köylü soruyor: Antik kent korunsun ama neden göl, insanlar, ekonomi, yerel kültür ve kuşlar korunmuyor. (Cemal Bey, sadece 3 pelikan görmüş!) Eski evleri onarıp turizm yapmaları yasak. Köyle birlikte insanlar yok oluyor. 4- Köylüye yatacak oda, tuvalet yaptırmayan devlet, Muğla çevresindeki ören yerler için prefabrik yuvarlak ağaç gişe ve tuvaletler sipariş etmiş. Yalnız ağaç kulübeler 12-13 milyar eder. Fayansı, tuvaletiyle 30-40 milyarı bulur. 1. derece sit alanı içinde yapılıyor tuvalet. Devlet tarafından hem de anıtlar kurulunun izniyle. Tuvalet bin yıllık, anıt zeytin ağacının dibine yapıldı. Makineler, köklerinin bir bölümünü kopardılar gözlerimin önünde. Jandarmaya, Milas Müzesi Müdürü'ne gittim, kaymakamın yazı işleri müdürüne telefon ettim durdurmak için. Haklısınız dendi ama bir şey yapılamadı. Bu ağaç kurtarılmalı, tuvalet durdurulmalı. Çok geç değil, henüz zehir akmadı, köküne." Bafa Gölü ölüyor. Milas üzerinden Bodrum'a geçerken, uzaktan bu trajediyi anlamak zor. İyi ki Cemal Yalınpala gibi çevre dostları var. [Derya Sazak; Email: dsazak@milliyet.com.tr, Milliyet Gazetesi, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 20.04.05, Şirintepe-İzmit].
Behramkale; Assos. Çanakkale’ye 87 km uzaklıktadır. Ayvacık’ın Middili Adası karşısında kalır. Eski zamanların en bilinen öğretim merkezidir. Aristo (Aristotole), Plato’nun öğrencilerini çağırdığı yerdir. Deniz düzeyinden 238 m yukarıda yer alan tepenin üzerine kurulmuştur. Deniz tarafında teras biçiminde uzanan yamaca Pazaryeri (Agora), Spor Alanları (Gymnassium), ve Tiyatro kurulmuştur. Bu alanlarda kazı çalışmaları sürmektedir. İçsurların (Acrepolis) kuzey köşesinde yer alan kayalıkta, 14. yy’da I. Sultan Murat zamanında yapılmış cami, köprü ve kale yer alır. Cami kiliseden çevrilmiştir. Kapı alınlığında Grekçe metinler okunabilir durumdadır. Silik de olsa Haç kabartmaları görülebilir.
Belkahve; İzmir’in en yüksek tepesi olup İzmir Körfezi’nin gözler önüne serer.
Bergama: [Pergamos],
Bergama; Pergamum or Pergamon (İzmir),
Beypazarı: [Lagania; Kaya Doruğu Ülkesi]. Hanlar, çarşılar yaşıyor. Beypazarı Ankara'nın 100 kilometre batısında, eski Ankara-İstanbul yolu üzerinde. Hititler'den başlayıp tam yedi uygarlığa ev sahipliği yapmış. Bilinen en eski adı Lagania, ‘‘Kaya Doruğu Ülkesi’’ demek. Bizans döneminde piskoposluk merkezi. Osmanlının toprak rejimi ve askeri sisteminin bel kemiğini oluşturan Tımarlı Sipahi merkezlerinden biri. Yöredeki sipahi beyine atfen Bey Pazarı deniyor. Ticari hayatın canlılığının ifadesi olan hanlar, çarşılar, el sanatları hálá yaşıyor. Oğuz Aydemir, ‘‘Evleri, eski çarşısı, başka bir dönemin, durmuş bir zamanın güzel bir örneği’’ diyor.
Bilecik Rampası; Gülembe.
Birgi; Çakır Ağa Konağı yer alır.
Bizanslılar; Byzantines,
Bolu: İki bin yıl önce Bitintalılar tarafından kurulmuştur. Kent komutanlarının adı olan Cladio ile anılmıştır. Cladiopolis. Kladiyo’nun Kenti. Zamanla sadece Poli: kent, şehir adıyla anılmıştır. 14. yy’da Osmanlıların ele geçirmesinden sonra Türkler buraya Bolu ismini vermişlerdir. Bitinya Krallığı’nın gönüllü olarak Roma İmparatorluğu’na katılmasından sonra önemli bir Roma kenti olmuştur. Roma dönemi kalıntılar kentin yerleşimin altında kalmıştır. Kentin hakim bitki örtüsü ormanlıktır. Sanayi gelişmemiştir ma tarım sanayiside zayıftır. Önemli ürünü orman ve patatestir. Turizm de önemli bir gelir kaynağıdır. Bolu dağları doruklarında bulunan Yedi Göller, Gölcük, Abant; Mudurnu’ya yakın Sülüklügöl ve Sünnet Gölü adlı gölleri ve Kartalkaya gibi kar merkezleri ilgi odaklarıdır. Gölköy Baraj Gölü, Akkaya Traventerneleri, Aladağ Yaylası, Seben Yaylası doğaseverlerin buluşma yerleridir. Karacasu’daki termal tesisleri de unutulmamalıdır. Osmanlılar kente Yıldırım Beyazit Camisi, Taşhan ve Orta Hamam gibi önemli eserler yapmışlardır. Göynük ve Mudurnu gibi gezip görmeğe değer önemli ilçeleri vardır. Gerede, Mengen, Yeniçağa, Dörtdivan, Kıbrısçık ve Seben diğer ilçeleridir. Köroğlu adlı önemli bir halk ozanı ve kahramanı vardır. Tütün, çam ve nilüfer kolnyasının yanında çam balı ünlüdür.
Bozcada; Tenedos. Çanakkale’ye bağlıdır. Limanın kuzey tarafında Venediklilerin (Venetians) yaptırdığı Kale vardır. Kale Osmanlılar zamanında onarılmıştır. Adada bir çok cami ve çeşme yer alır. Göçmen değişimine dek adada kalabalık bir Rum cemaati yaşamaktaymış. Rum Mahallesi olarak bilinen yerde, onarılmamış büyük bir Manastır yer alır. Manastır Pazar ayinlerinde açılmaktadır. Adada birden fazla şarap imalathaneleri bulunmaktadır. Ayazma, Poyraz ve İğnelik plaj ve koyları ünlüdür. Ada çevresinde terk edilmiş durumda bir çok kilise ve manastır kalıntısı vardır. Adanın kuzey tarafında en fazla rüzgar alan burnunda bir deniz feneri ve fenere dek uzanan 17 adet elektrik üretilen Rüzgar Gülü yer alır. Adaya günde bir gidiş bir geliş vapur işlemektedir.
Bozdağ’ın Zirvesindeki Gizli Cennetler: İç Ege’ye yaptığım yolculuğun ilk bölümünde bereketli ovaları, yeşermeye başlamış tarlaları, çiçeklerle süslenmiş ağaçları, baharı karşılayan kasabaları, sırtını Bozdağ’a yaslamış olan bölgenin en eski yerleşim yeri Birgi’yi anlatmıştım. Yolculuk bu hafta da sürüyor. Rotanın üstünde ilginç görüntüler var. Ege’ye ne zaman insem, bir bahane bulup Tire’ye mutlaka uğrarım. Bu sefer de öyle yaptım. Avcı arkadaşım Zeki Alkoçlar’la birlikte izlediğim rotanın ilk aşmasında, İstanbul’dan yola çıkıp soluğu bereketli Küçük Menderes Ovası’nda almış, Bozdağ’ın eteklerindeki Birgi kasabasında geçmişin içinde dolaşmıştım. Omuzlarımıza yorgunluk çökünce de direksiyonu Tire’ye doğru kırmıştık. Tire’ye gitmek istememin nedeni, oradaki Tirem Oteli’ydi. Bölgede bir tek bu oteli biliyordum. Kasabanın merkezinde temiz bir oteldi. Anadolu’da, kasabalarda eli yüzü düzgün otel bulmak oldukça zordur. Onun için bu gezimde konaklamak için, bildiğim oteli seçtim. Tabii bir de Tire’nin tepesindeki Kaplan Köyü’nde, Kaplan Restoran’da güneşi batırmak da diğer bir nedenimdi. Sürekli okurlarım hatırlayacaktır, Kaplan restoranı, Hürmüz ile Lütfü’nün lezzetli ot yemeklerini birkaç yazımda yazmıştım. Otele çantaları atıp, bir acele kıvrım kıvrım tırmanan yola koyulduk. Tırmandıkça Tire küçüldü. Nisan ayında bu tepelere ‘papatya karı’ yağar. Papatyalar ağaçların dibini yine kar beyazına boyamıştı. Biz restorandaki yerimizi aldığımızda, güneş Torbalı civarını kızıla boyamıştı bile. Lütfü itirazlarımıza aldırmadan masayı donattı. Küçük Menderes Ovası geçen yıllar daha karanlıktı. Güneş batarken görüntüler silinir, ova bir denizi andırırdı. Şimdi yayılmaya başlayan sanayi, bu karanlık denizi floresan ışıklarıyla soğutmuş, yok etmeye başlamıştı. Masada Zeki’yle, sanayi çevredeki işsizliğe çözüm olur mu diye tartışırken, yan masadan açıklama geldi: Meğer ovada kurulan fabrikalar, çevreden fazla işçi almıyorlarmış. Bir iki bekçi hepsi o kadar... Tüm işsiz gençlerin hevesleri kursaklarında kalmış. Fabrikalar hem tarım arazilerini yutuyor, hem de işsizliğe çözüm getiremiyormuş... Komşu masadaki Tireli, sorunu ve şikayetleri böyle özetledi. Güneş batarken restoran sessizliğe büründü. Güneş, Kuşadası’ndan İzmir’e kadar tüm ufku rengarenk boyadı. Dağların ardından yavaş yavaş kayboldu. Dağlar morardı, ova karardı. Ay incecik bir hilal olup gökyüzüne asıldı. O an kadehlerin çoğu batan güneş için kalktı. Tire’de Kahvalti: Ertesi gün erkenden yola çıktık. Tireli kadınlar sabahın o saatinde, yollara düşmüş sağlık yürüyüşü yapıyorlardı. Gözüm erkekleri aradı ama nafile bir arayıştı bu. Tire’nin ot yemekleri, köftesi kadar sabah kahvaltısı da meşhurdu. Tireliler sabahın 06.00’sında, tandır ve tandır suyuna pişirilmiş pirinç çorbasıyla kahvaltı yaparlardı. Gece yarısı dükkanlarını açan tandırcılar, en geç 07.00’de dükkanları kaparlardı. Biz sabahın bu saatinde tandır yemeye cesaret edemedik. Onun için Hüsamettin Camii’nin karşısındaki ünlü Namık kuyu kebapçısının önünden geçip, ara sokaktaki börekçiye gittik. Eski usta yoktu. Görevi yeğenine bırakmıştı. O da en az amcası kadar işin ehliydi. Yufkayı açtı, içine peyniri koydu, üstüne bir yumurta kırıp, tekrar katladı. İçinde kızgın yağın bulunduğu sacın üstünde çevire çevire nar gibi kızarttı. Kahvaltıdan sonra uğradığım çarşıda, dükkanlar henüz açılmamıştı. İş olmadığı için esnaf geç geliyormuş artık. Bu yüzden Zeki’ye urgan çekenleri, semercileri, keçecileri, terlikçileri, nalıncıları gösteremedim. Sabahın sessizliğinde önce Tire’nin en önemli yapılarından biri olan Yahşi Bey Camii’ne gittik. İlçenin müzesine ev sahipliği yapan camiyi 1441 yılında II. Murad’ın paşalarından biri yaptırmıştı. Oradan 15. yüzyılın başlarında inşa edilen Ulu Cami’ye geçtik. Son olarak Tire’de eski Osmanlı evleri içinde en önemlilerinden biri olan Neşetoğlu Konağı’nı gördük. Esnaf kepenkleri açarken biz de kimine göre Keşişler Yöresi, kimine göre Şehr-i Muazzam, Eski Taht şehri, Ulemalar Yatağı, Ahi Kenti diye adlandırılan Tire’ye bir kez daha veda edip tekrar yola koyulduk. Kırmızı Yelkenliler: Bir hızla ovayı aştık, Ödemiş’i geride bıraktık, Birgi’den sola sapıp Bozdağ’ı tırmanmaya başladık. Bozdağ aslında yanlış bir isimdi. Yemyeşil bir dağa bu adı kim, neden takmıştı acaba?.. Yol yılan gibi kıvrıla kıvrıla tırmanıyordu. Her virajda Küçük Menderes Ovası bir başka güzelliğini gösteriyordu. Bir virajı dönerken, birden gökyüzünde kırmızı bir yelkenli belirdi. Ovanın üstünde süzülüyor tekrar yükseliyor, sonra tekrar kayıp gidiyordu. Bir kartal gibiydi. Sonra ona bir başkası göründü. Onu da bir başka kırmızı kanat izledi. Dağın zirvesinden kendini ovaya doğru fırlatan bu parapantçıları kıskandım. Bir an onlar gibi yeşil denizin üstünde kuş gibi süzülmek istedim. Yol tırmandıkça tırmandı. Akçakmak’tan sola dönüp Gölcük’e kıvrıldı. Birkaç kilometre gittikten sonra Zeki sağa çekip durdu. Aşağılarda, çam ormanlarının arasına saklanmış bir krater gölü duruyordu. Bu tabloyu önce uzaktan seyrettik, sonra bir acele aşağıya indik. Gölün kıyısında amatör balıkçılar, sazan ve yayın için oltaları suya salmış bekleşiyorlardı. Sazlıklardaki kurbağaların sesi yeri göğü inletiyordu. Kıyıyı onlara bırakıp, köyün içine girdik. Evlere bakılırsa göl ovanın sıcağından kaçanların barınağı olmuştu. Sahilde kahveler sıralanmış, günübirlik ziyaretçiler için hediyelik eşya pazarı kurulmuştu. Bozdağ, zirvesindeki karlarla göl tablosundaki yerini alıyordu. Eteklerindeki üçgen tavanlı, rengarenk evlerin suya yansımaları, insana ‘kaçış düşleri’ kurduruyordu. Kentten kaçıp, buralarda bir süreliğine unutulmak nasıl olurdu acaba? Biz kent bağımlıları bu kaçışı başarabilir miydik?.. Bu soruları Zeki’ye sordum o da yanıt veremedi. Kıyıdaki bir kahvede bir çay içimi dinlenip yolumuza devam ettik. Yönümüz Salihli’ye doğru idi. Yemyeşil Tozlu Yaylası’nı sağımıza alıp tırmanışı sürdürdük. Zirvenin yakınında bir yerde dağla aynı adı taşıyan Bozdağ kasabasından geçerken bir tabela ilgimi çekti: ‘Bozdağ Kayak Merkezi’. Hemen okun gösterdiği yöne dönüp, daha da yükseklere tırmandık. Dağ 2159 metre yükseklikteydi. Ama yola paralel uzanan uçurumlara bakınca insan kendini gökyüzündeymiş gibi hissediyordu. Ne Zeki ne de ben uçurumların dipsizliğini ve korkularımızı birbirimize dillendirdik. Kuş uçmaz, kervan geçmez yollardan tırmandık, düz gittik ve sonunda hálá karlı bir tepenin eteğindeki tesise vardık. 20 odalı bir otel, şömineli salonlar, restoran, oyun odaları, teleskisi, telesiyeji ile bakımlı bir tesisti (Tel:232-544 0909). Şimdilik biri 650 metre, diğeri 450 metre uzunluğunda iki pisti vardı. Zirveden döne döne inen 4500 metrelik pist ise yapım aşamasındaydı. Öğrendiğime göre bu tesisi daha çok İzmirli kayak severler kullanıyordu. Tesisi bekçilere emanet edip, tekrar uçurum kenarlarından Salihli’ye doğru inmeye başladık. Biz indikçe Bozdağ büyüdü, her şeye tepeden bakar oldu. Her virajdan sonra dağın başka bir yüzünü görüyorduk. Gördüğümüz her güzelliği görüntülemek telaşına düşünce de yol bitmek bilmiyordu. Eğer siz de günün birinde, Ödemiş üstünden Salihli’ye gitmek isterseniz yola vakitlice çıkın. Yol haftaya da devam edecek. Bu kez Sart’a (Sardes), Lydia’nın eski başkentine gidip, geçmişte dolaşıp duracağız. [Mehmet Yaşin, , Email: myasin@hurriyet.com.tr , Milliyet Gazetesi, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 15.05.05, Şirintepe-İzmit].
Bozdağı; (Mt. Tmolus). Manisa’ya bağlı bir kayak ve dağ sporları merkezidir.
Bursa: Yalova-Gemlik arasında kalan yüksek bölgenin adı “Süpürgelik”tir.
C.Kaufmann: Hanob der Christ, 1913, Padeborn,
Cenevizliler; Genoeses,
Charles Texier (Şarl Teksiye): Adapazarı Notları (1833),
Claudius Ptolemaeus: Born: about 85 in Egypt, Died: about 165 in Alexandria, Egypt. An astronomer, mathematician and geographer from Alexandria, Ptolemy collected and synthesized in the Almagest the results of previous astronomical investigations (Hipparchus etc.,) creating a geocentric system based on a series of circumferences (epicycles), of which the centre moves on another circumference eccentric with respect to the Earth. In the Ptolemeic system only the Sun and the Moon, here considered planets, have their epicycles centred directly on the Earth. Such a system was considered valid until the end of the Copernican Revolution (Sixteenth century). Also important is Ptolemy's other work of descriptive geography that made use of latitude and longitude for the identification of places on the face of the Earth. Roman name. Greek philosopher who synthesized and extended Hipparchus's system of epicycles and eccentric circles to explain his geocentric theory of the solar system. Ptolemy believed the planets and Sun to orbit the Earth in the order Mercury, Venus, Sun, Mars, Jupiter, saturn. This system became known as the Ptolemaic system and predicted the positions of the planets accurately enough for naked-eye observations, although it made some ridiculous predictions, such as that the distance to the moon should vary by a factor of two over its orbit. Ptolemy, who was also wrote Tetrabiblos, a work on astrology, described his system in the book Mathematical Syntaxis (widely called the Almagest). The Almagest also included a star catalog containing 48 constellations, using the names we still use today. Ptolemy also investigated the refraction of light in water, but altered his data to fit the form of the mathematical law he postulated to be correct.
Çanakkale Boğazı; Dardanelles,
Çanakkale: Kentin eskiçağlardaki adı Dardania’dir. Bundan dolayı da Çanakkale Boğazına “Dardanelles” denilmeketdir. Osmanlı zamanlarında ise “Kale-i Sultaniye”dir.
Çanakkale; Eceabat, Kilitbahir, Çimenlik, Gelibolu Yarımadası, Arıburnu Kayalıkları, Tuz Gölü, Truva (Troi, Troy), Bozcada (Tendos),
Çandarlı; Pitane (İzmir),
Çavdarhisar: (Aizonai), Kütahya. Bir Roma köyüdür. Burada tiyatro, stadium ve Zeus Sunağı kalıntıları yer alır.
Çeşme; Adını 18. ve 19. yy’da beldede bulunan bir sürü çeşmeden aldığı söylenir. 14. yy’da Cenevizlilerin yaptırdığı kale, 16. yy’da Osmanlılar tarafından onarılmış ve sur içine minareli bir cami yapılmıştır. Kanuni Sultan Süleyman’ın 16.yy’da yaptırdığı bir Kervansaray vardır. Aziz Haralambos Kilisesi (hagios Haralambos Church) Emir çaka sanat galerisi olarak kullanılmaktadır. Pırıltı, Altınkum, Ilıca ve Dalyan plajları vardır. Rüzgar sörfüne uygun olan yer Alacçatı’dır.
Denizli; Büyük manderes kıyısında kurulmuş bir kenttir. Kentte Lidyalılar, Frigyalılar, Persler, Bizanslılar, Romalılar, Selçulular ve osmalılar hakim olmuşlardır. Kentte bir Arkeeoloji müzesi vardır. Kaleiçi Çarşısı, çamlık, İncepınar ve Gökpınar Parkı gezilebilir yerlerdir. En tarihi mekanı Pamukkale’dir (Hierapolis). Burada sıcak kaynaklardan gelen kükürtlü su traventerler oluşturarak vadiye doğru akar.
Didim: (Dydima); Aydın. Altınkum adlı plajları ve Apollon tapınağı ile ünlü bir tatil beldesidir. Beldenin doğusunda kalan Akbük de Turgut Özal zamanlarında ünlenmiştir.
Durusu [Terkos]: Geçmişi yaklaşık bin yıl. O zamanlarda deniz ve göl birbirine bağlantılıymış. Doğal nedenlerle zaman içinde birbirinden ayrılmışlar. Cenevizliler burada bir korsan köyü kurmuşlar. 19. yüzyılda önemi artan köyde İstanbul’un susuzluğuna çözüm üretmek için Fransızlar, saraydan da gerekli desteği alarak 1855 yılında su kemerlerinin ilk temellerini atmışlar. Çalışmalar 2 yılın içinde bitirilmiş. Balkan Savaşı sonralarında Bulgaristan’ın Haymana ve Aydost kasabalarından sökün eden göçmenler, göl çevresindeki arazilerin sahibi Hacı Selim Ağa’dan toprakların bir kısmını satın almışlar. Satın aldıkları yerde de 63 hanelik köylerini kurmuşlar.
E.Banfe: Der Arifche Orient, 1915, Leipzig,
E.Bosch, Dr.: Eski Sikkeler Rehberi, 1951, İstanbul,
Ed.Naumann: Von Goldenen Horn zu den Quellen des Euphrat, 1893, Leipzig,
Efes; Ephesus (İzmir),
Eski Gümüşhane Yeniden Canlanıyor: Doğan Holding Yönetim Kurulu Başkanı Aydın Doğan, ‘Buraya her gelişimde huzur bulurum’ dediği Gümüşhane ve Kelkit’te yaptırdığı kurum ve tesisleri gezdi. Atatürk Üniversitesi’ne bağlı Kelkit Aydın Doğan Meslek Yüsekokulu’nu ziyaret ederek buradaki etkinliklere katılan Aydın Doğan, Gümüşhane ve Kelkit’te inceleme ve temaslarda bulundu. Eşi Işıl Sema Doğan, Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Sedat Ergin ve yazarlarla dün Gümüşhane’ye gelen Aydın Doğan, Jandarma Komutanlığı Askeri Gazinosu’nda düzenlenen Gümüşhanespor’a katkıda bulunanların ödüllendirildiği geceye katıldı. Gecede, Gümüşhane Valisi Veysel Dalmaz, milletvekilleri Sabri Varan ve Temel Yılmaz, Belediye Başkanı Mustafa Canlı da hazır bulundu. Gümüşhanespor Kulübü Başkanı Tamer Ünsal, yaptığı konuşmada Aydın Doğan’ın gittiği her yere katkı sağlayan bir işadamı olduğunu söyledi. Aydın Doğan’a, Onursal Başkanı olduğu kulübe katkılardan dolayı, Gümüşhanespor Yönetim Kurulu tarafından verilen plaketi Gümüşhane Valisi Veysel Dalmaz takdim etti. Gecede bir konuşma yapan Aydın Doğan şunları söyledi: ‘Gümüşhaneli olduğum için iftihar ediyorum. Gümüşhanespor’la da gurur duyuyorum. Geçtiğimiz yıllarda hemşerilerim kulübe benim adımı vermişlerdi. Ama ben şehrimizin takımının benim adımla anılmasını istemedim. Hemşerilerimden rica ettim. Onlar da beni kırmayıp adımı çıkardılar. Mezara kadar yanınızdayım.’ Gümüşhane’den babaocağı Kelkit’e hareket eden Aydın Doğan ve yanındakileri, Kelkit Kaymakamı Avni Oral, Belediye Başkanı Muammer Duran, Gümüşhane Milletvekili Temel Yılmaz ve hemşerileri karşıladı. Kelkit’te anne ve babası adına yaptırdığı Yaşar ve İrfani Doğan Çok Programlı Lisesi’ni ziyaret eden Aydın Doğan, öğrenci ve öğretmenlerle sohbet etti. Aydın Doğan, kendi adını taşıyan Atatürk Üniversitesi’ne bağlı Aydın Doğan Kelkit Meslek Yüksekokulu’nu. [Tekin Atay-Ümit Kozan, Hürriyet Gazetesi, 25.05.05, Kayıt Erkan Kiraz, Email; erkankiraz@yahoo.com, Şirintepe-İzmit].
Eskihisar; Laodicea (İzmir),
Fr.Lenormant: Manuel D’histoire Ansienne,
Friedrich Karl Dörner: Inschriften Und Denkmaeler Aus Bithynien, Von Istanbuler Forschungen Herausgegeben Von Der Sweigstelle Istanbul Des Archaelogischen Instituts Des Deuschen Reiches BAND 14, Berlin 1941. [Kitabı getiren Yavuz Ulugün: 21.02.05, KYÖD-İzmit. Kitap Sahibi: Arkeolog Taner Aksoy]. İngilizcesi: “Inscriptions and Monuments From Bithynien, Istanbul Research given change of the branch Istanbul of the Archaelogischen Institute of the German Reich volume 14”
Frigyalılar; Phyrians,
G.Perrot-J. Delbet: Exploration Arecheologique de la Galatie et de Bithynie, 1862, Paris,
Gerçekten Dendiği Gibi Mardin’de Zaman Duruyor: Mardin’i anlatmak isteyenler, bu sarhoş edici kenti böyle tanımlıyorlar. 6 bin 500 yıllık bir tarihi bağrında harmanlayıp barındıran bu kentte insan zamanın içinde kaybolup gidiyor. Yüzünü güneye, Mezopotamya ovasına dönmüş olan bir tepenin yamaçlarına yerleşmiş bu kentten kimler gelmiş, kimler geçmiş. Subariler’le başlayıp Sümerler, Akadlar, Babilliler, Asurlular, Persler, Romalılar, Bizanslılar... Sonra Araplar, Selçuklular, Artuklular ve Osmanlılar... Mardin, bütün bu uygarlıkların kültürüyle oluşan mimari, etnografik ve arkeolojik değerlerle yoğrulmuş ve bunları günümüze kadar taşımış. Mardin’e ovadan baktığınızda bütün tarihsel zenginlik insanı gerçekten şaşkına çeviriyor. Camilerin, kiliselerin ve manastırların koyun koyuna binlerce yıldır sevgi ve hoşgörüyle yaşadığı bu kentin daracık sokaklarında yürürken insan kendini unutuyor. Gerçekten de zaman maman duruyor. Son yıllarda yerel yönetimlerin sorumsuz davranışı ve yönettikleri kentin bir pırlanta taşı olduğunu algılayamamaları yüzünden bu antik kent kirletilmiş. Eşsiz taş yapılara, özelliklerini bozan çirkin ve şekilsiz beton eklemeler yapılmış, katlar çıkılmış. O güzelim işlemelerle süslü taş evlerin yanına apartmanlar dikilmiş. Bu antik kentin tarihi dokusunda ne yazık ki bugün tam 520 kirli ev bir bünyeyi saran kanserli hücreler gibi kara delikler açmış. Ne yapıp yapıp bu 520 kirli evi, emsalsiz mücevherlerle döşenmiş tarihi mozaiğin içinden koparıp almak gerekiyor. Ben Mardin’i seyrederken bu kara delikleri çıkarıp atacak tanrısal bir güce sahip olmayı düşledim hep. İnanıyorum ki Mardin’i her gören aynı düşe kaptırır kendini. Mardin’den Midyat ve Hasankeyf’e de uzandık. Midyat da tıpkı Mardin gibi bir müze kent. Orada da aynı kirlilik hastalığı kara delikler oluşturmuş. Bunların da temizlenmesi gerekiyor. Midyat düz bir yerleşime sahip olduğu için ilk gördüğünüzde Mardin gibi çarpmıyor insanı. Ama gezdikçe, kentin tarihi yapısıyla bütünleştikçe Midyat’ın eşsizliğini keşfediyorsunuz. Mardin, Midyat, Savur ve Hasankeyf bu bölgenin yeni yükselen değerleri, daha doğrusu insanlığın yeni yeni farkına vardığı değerler. Yakın gelecekte suların altında kalacak olan Hasankeyf de bir başka dünya. Binlerce insan bir daha göremeyeceklerini bildikleri için üst üste geziyorlar bu tarihi mağara kenti. Bölge yöneticilerinin elini kolunu bağlayan en büyük sıkıntı, birden patlayan turist akınını karşılayacak konaklama tesislerinin olmayışı. Her zamanki zaafımız burada da görülüyor. Bu eşsiz değerlere sahip kentler hazırlıksız yakalanmış. 19 Mayıs günü Mardin’deki tarihi yerleri tam 4 bin kişi gezmiş. Boş yatak yok. Şimdi çok daha iyi görebiliyor insan, PKK terörü en büyük fenalığı bu bölgelere yapmış. Eğer Türkiye 15 yıl PKK terörüyle zaman yitirmeseydi şimdi bu bölge yılda 2 milyon turisti ağırlıyor olacaktı. Bundan sonra yapılacak tek şey, yitirilen zamanı hızla yakalamak. [Tufan Türenç, Email: tturenc@hurriyet.com.tr, Hürriyet Gazetesi, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 23.05.05, Şirintepe-İzmit].
Geyre: (Aphrodisia); Aydın. Aşk ve Üretkenlik tanrıçası Afrodit’e adanmış bir yerdir.
Gılgamış Destanı; Destanın filme alınması Türkiye’de oluyor. Kemerburgaz’a bağlı Akpınar Köyü’nde film için set oluşturma çalışmaları yapılmıştı.Uruk kentinin küçük bir benzeri yapılacaktı. Çalışanlar paralarını alamayınca işi bırakmışlar. Yapımcısı Beni Atoori. Film için 1,5 milyon $ harcanmış. Set alanında 30 işçi çalışıyormuş. (06.10.04).
Gülpınar; Chryse (Çanakkale),
H.Holtzınger: Byzantinische Baunkunst, 1906, Leipsig,
H.Volkmann; Der Kleine Paulie, 2 Cilt, 1967, Berlin,
Haliç Tasarımın Merkezi Olacak: Yaz sonunda düzenlenecek Istanbul Design Week 2005 onlarca tasarımcıya ev sahipliği yapacak, Galata Köprüsü'nü ve Haliç'i tasarımlarla dolduracak. Hatta bazıları suda sergilenecek. Eski Galata Köprüsü'nü ve Haliç'i yaz sonunda bir dizi değişiklik bekliyor. Köprü beyaz çadırlarla kaplanacak, alt ve üst katında tasarım objeleri sergilenecek. Defileler yapılacak, kimi tasarımlar su üzerine yerleştirilecek. Bu değişiminin nedeni ise Istanbul Design Week 2005. Art+Decor dergisi tarafından iki yıldır düzenlenen tasarım fuarı ADesign Fair İstanbul bu yıl genişliyor ve bir tasarım haftasına dönüşüyor. 13-20 Eylül tarihleri arasında yapılacak haftanın konsepti su kenti İstanbul. Bu yüzden hafta eski Galata Köprüsü'nde ve Haliç'te gerçekleştirilecek. Art+Decor dergisi yayın direktörü Ahmet Buğdaycı "İstanbul dünyada trend belirleyici bir kent haline gelmeye başlıyor. Yaratıcı çevrenin aradığı yeni soluk, yeni motifler bu kentte. Bunu tasarım enstrümanıyla buluşturup yurtdışına sunmayı, İstanbul'u sanat ve tasarımın cazibe merkezi haline getirmeyi bu hafta sağlayabilir" diyor. İki yıldır ADesign Fair İstanbul'u düzenliyordunuz. Bunu bir tasarım haftasına dönüştürmeye nasıl karar verdiniz?: Bu, Türkiye'nin ilk tasarım fuarıydı. Geçen yılkinde konferans ve paneller yapıldı. Beyoğlu'nda ve Sultanahmet'te tasarımla ilgili etkinlikler gerçekleştirildi. Böylece klasik fuar formatı zorlanmaya başladı. Tasarım 21'inci yüzyılın en çabuk gelişen akımı. Tüm dünyada büyük ilgi görüyor. Biz de sadece sergi veya fuar adını kullanmanın yetersiz olacağını düşündük. Son iki yıldır Türkiye'nin tasarım adına açılan tek kapısı olan ADesign Fair'i böyle bir platforma taşımak istedik. Bunu bir tasarım haftasına dönüştürelim dedik ve adını Istanbul Design Week 2005 koyduk. "Dünyanın en eski pazar yerlerinden biri olan Haliç'i tekrar canlandıracağız". Neleri içeriyor bu hafta?: İçinde geçen yıl olduğu gibi bir fuar olacak ama kapsamı genişleyecek. Uluslararası tasarımcı ve mimarların vereceği konferanslar, paneller, söyleşiler, sergiler ve atölye çalışmaları düzenlenecek. Defileler ve su etkinlikleri gerçekleştirilecek. Mekan olarak neden Haliç seçildi?: Haftanın ve fuarın teması su kenti İstanbul ve Islak Pazar Yeri Haliç. Haliç'i, eski Galata Köprüsü'nü seçmemizin nedeni köprünün de tarihi bir tasarım objesi olması ve suya yakınlığı. İstanbul bir su kenti. İstanbul da en eski yerleşim merkezi Haliç'in kıyısında, suyun yanındaymış. Dünyanın en eski pazar yerlerinden biri orada kurulmuş. Biz de o pazar yerini tekrar bu hafta sayesinde tekrar canlandırmaya çalışacağız. "Tasarım objeleri su üzerinde sergilenecek". Galata Köprüsü'nde nasıl bir değişiklik yapılacak?: Köprüyü olduğu gibi kullanacağız. Tarihi dokuyu bozacak tek bir çivi çakılmayacak. Köprünün üstü beyaz çadırlarla kaplanacak. Burada onlarca katılımcı firmanın tasarımları sergilenecek, atölye çalışmaları yapılacak. Ayrıca bu kısımda kafeler yer alacak. Köprünün alt kısmında ise bağımsız tasarımlar bulunacak. Haliç'te kuracağımız Islak Pazar Yeri'nde tasarım objeleri suyun üzerinde sergilenecek. Hasköy tarafında ise moda etkinlikleri, defileler ve görsel şovlar yapılacak. Ziyaretçilerin bir bölümü Haliç'i teknelerle gezecek. Köprüyü tekneden de görecekler. Istanbul Design Week 2005'in ne gibi bir getirisi olacak İstanbul'a?: Tasarım festivali haline dönüşebilecek bir etkinlik olacak Istanbul Design Week 2005. Haftanın amacı yurtdışına Türk tasarımını göstermek ve kültürel mirasımızı tasarımla buluşturmak. İstanbul'un tasarım nesnesi olmasını öne çıkarmak istiyoruz. Bu kente dışarıdan bakıldığında yüksek bir marka değeri var. Dünyadaki moda, sanat ve tasarım çevrelerinde İstanbul'a karşı bir hayranlık var. Trend belirleyici bir kent haline gelmeye başlıyor İstanbul. Yaratıcı çevrenin aradığı yeni soluk, yeni motifler bu kentte. Bunu tasarım enstrümanıyla buluşturup yurtdışına sunmanın bir cazibesi var. İstanbul'u sanat ve tasarımını cazibe merkezi haline getirmek için önemli bir adım bu hafta. Tasarım fuarları şehre ekonomik güç ve turist getiriyor. İstanbul Milano, Berlin ve Londra'dan sonra tasarım fuarlarının düzenlendiği en önemli kent haline gelebilir. [Elif Berköz, Milliyet Gazetei, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 21.05.05, Şirintepe-İzmit].
Haliç Tasarımın Merkezi Olacak: Yaz sonunda düzenlenecek Istanbul Design Week 2005 onlarca tasarımcıya ev sahipliği yapacak, Galata Köprüsü'nü ve Haliç'i tasarımlarla dolduracak. Hatta bazıları suda sergilenecek. Eski Galata Köprüsü'nü ve Haliç'i yaz sonunda bir dizi değişiklik bekliyor. Köprü beyaz çadırlarla kaplanacak, alt ve üst katında tasarım objeleri sergilenecek. Defileler yapılacak, kimi tasarımlar su üzerine yerleştirilecek. Bu değişiminin nedeni ise Istanbul Design Week 2005. Art+Decor dergisi tarafından iki yıldır düzenlenen tasarım fuarı ADesign Fair İstanbul bu yıl genişliyor ve bir tasarım haftasına dönüşüyor. 13-20 Eylül tarihleri arasında yapılacak haftanın konsepti su kenti İstanbul. Bu yüzden hafta eski Galata Köprüsü'nde ve Haliç'te gerçekleştirilecek. Art+Decor dergisi yayın direktörü Ahmet Buğdaycı "İstanbul dünyada trend belirleyici bir kent haline gelmeye başlıyor. Yaratıcı çevrenin aradığı yeni soluk, yeni motifler bu kentte. Bunu tasarım enstrümanıyla buluşturup yurtdışına sunmayı, İstanbul'u sanat ve tasarımın cazibe merkezi haline getirmeyi bu hafta sağlayabilir" diyor. İki yıldır ADesign Fair İstanbul'u düzenliyordunuz. Bunu bir tasarım haftasına dönüştürmeye nasıl karar verdiniz?: Bu, Türkiye'nin ilk tasarım fuarıydı. Geçen yılkinde konferans ve paneller yapıldı. Beyoğlu'nda ve Sultanahmet'te tasarımla ilgili etkinlikler gerçekleştirildi. Böylece klasik fuar formatı zorlanmaya başladı. Tasarım 21'inci yüzyılın en çabuk gelişen akımı. Tüm dünyada büyük ilgi görüyor. Biz de sadece sergi veya fuar adını kullanmanın yetersiz olacağını düşündük. Son iki yıldır Türkiye'nin tasarım adına açılan tek kapısı olan ADesign Fair'i böyle bir platforma taşımak istedik. Bunu bir tasarım haftasına dönüştürelim dedik ve adını Istanbul Design Week 2005 koyduk. "Dünyanın en eski pazar yerlerinden biri olan Haliç'i tekrar canlandıracağız". Neleri içeriyor bu hafta?: İçinde geçen yıl olduğu gibi bir fuar olacak ama kapsamı genişleyecek. Uluslararası tasarımcı ve mimarların vereceği konferanslar, paneller, söyleşiler, sergiler ve atölye çalışmaları düzenlenecek. Defileler ve su etkinlikleri gerçekleştirilecek. Mekan olarak neden Haliç seçildi?: Haftanın ve fuarın teması su kenti İstanbul ve Islak Pazar Yeri Haliç. Haliç'i, eski Galata Köprüsü'nü seçmemizin nedeni köprünün de tarihi bir tasarım objesi olması ve suya yakınlığı. İstanbul bir su kenti. İstanbul da en eski yerleşim merkezi Haliç'in kıyısında, suyun yanındaymış. Dünyanın en eski pazar yerlerinden biri orada kurulmuş. Biz de o pazar yerini tekrar bu hafta sayesinde tekrar canlandırmaya çalışacağız. "Tasarım objeleri su üzerinde sergilenecek". Galata Köprüsü'nde nasıl bir değişiklik yapılacak?: Köprüyü olduğu gibi kullanacağız. Tarihi dokuyu bozacak tek bir çivi çakılmayacak. Köprünün üstü beyaz çadırlarla kaplanacak. Burada onlarca katılımcı firmanın tasarımları sergilenecek, atölye çalışmaları yapılacak. Ayrıca bu kısımda kafeler yer alacak. Köprünün alt kısmında ise bağımsız tasarımlar bulunacak. Haliç'te kuracağımız Islak Pazar Yeri'nde tasarım objeleri suyun üzerinde sergilenecek. Hasköy tarafında ise moda etkinlikleri, defileler ve görsel şovlar yapılacak. Ziyaretçilerin bir bölümü Haliç'i teknelerle gezecek. Köprüyü tekneden de görecekler. Istanbul Design Week 2005'in ne gibi bir getirisi olacak İstanbul'a?: Tasarım festivali haline dönüşebilecek bir etkinlik olacak Istanbul Design Week 2005. Haftanın amacı yurtdışına Türk tasarımını göstermek ve kültürel mirasımızı tasarımla buluşturmak. İstanbul'un tasarım nesnesi olmasını öne çıkarmak istiyoruz. Bu kente dışarıdan bakıldığında yüksek bir marka değeri var. Dünyadaki moda, sanat ve tasarım çevrelerinde İstanbul'a karşı bir hayranlık var. Trend belirleyici bir kent haline gelmeye başlıyor İstanbul. Yaratıcı çevrenin aradığı yeni soluk, yeni motifler bu kentte. Bunu tasarım enstrümanıyla buluşturup yurtdışına sunmanın bir cazibesi var. İstanbul'u sanat ve tasarımını cazibe merkezi haline getirmek için önemli bir adım bu hafta. Tasarım fuarları şehre ekonomik güç ve turist getiriyor. İstanbul Milano, Berlin ve Londra'dan sonra tasarım fuarlarının düzenlendiği en önemli kent haline gelebilir. [Elif Berköz, Milliyet Gazetei, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 21.05.05, Şirintepe-İzmit].
Hannibal: Pronounced As: hanbl , b. 247 B.C., d. 183 or 182 B.C. Carthaginian general, an implacable and formidable enemy of Rome. Although knowledge of him is based primarily on the reports of his enemies, Hannibal appears to have been both just and merciful. He is renowned for his tactical genius. http://www.encyclopedia.com/articles/05625.html 247 BC- Bithynia 182 BC), Carthaginian general, leader of the famous march across the Alps. Hannibal is primarily known for his efforts in the second Punic war, but was just as important in the role he played in the conquest of southeastern Spain in the 220s BC. Hannibal was the son of Hamilcar Barca, and started following his father on his campaigns already at the age of 9, when this set out to conquer Spain. From he was 18 until he was 25, he acted as a military leader under his brother-in-law Hasdrubal, in connection with the extension and consolidating of Carthaginian power in Spain. With Hasdrubal's death in 221, Hannibal was elected new commander in chief. Under his control the Carthaginians made large territorial advances, but with the conquest of Saguntum (Sagunto, Spain) in 218, he clashed with the Roman army. The Romans claimed that this was a break of an existing treaty between Rome and Carthage, and demanded Hannibal surrendered to them. With the refusal of Carthage, the second Punic War started. Hannibal set out on his legendary march from New Carthage (Cartagena, Spain) in 218 BC. At first he crossed the Pyrenees, later through the Alps by narrow and dangerous passes of up to more than 2000 metres above sea level. The exact pass is not known, but it was probably somewhere between the Little St. Bernard and Mt. Genevre passes. Even if many fell from his army during this march, because of snowstorms, landslides, and attacks from hostile local tribes, he managed to recruit new personnel along the route. It is believed that he lost about 15,000 men on the whole campaign. Hannibal soon suppressed local peoples of northern Italy. The first people were the Taurini, then the Ligurian and Celtic tribes north of the Po river. Hannibal's victories at Ticinus and Trebia in 218, and at Trasimene lake in 217 proved the inadequacy of the Roman army. Soon after he invaded Roman territory, but never came closer than 150 km to Rome, before he settled for while in Campania. Hannibal faced the Roman general Quintus Fabius who had as a strategy to avoid decisive battles. Yet he managed to keep Hannibal away from Rome. As years passed morals and resources were strained with Hannibal, while Rome rebuilt its military strength. From 216 Hannibal established himself in Cannae (now Barletta) 400 km east of Rome. From this position. Hannibal had a period where he could count some of his most impressive victories. But after some time the Carthaginian government stopped sending reinforcements. And it lasted until 211 before Hannibal attacked Rome, but with a failure here, many of Hannibal's allies fell from him. In 207 his brother Hasdrubal tried to come to rescue Hannibal's rescue, but he was stopped by the Roman army. In 203 Hannibal was called to come back to Carthage, and so he did. Back on home soil, Carthage faced Rome's forces on many fronts, but at the decisive battle at Zama (near today's Maktar, Tunisia) in 202, Hannibal's troops fled, and the army faced him was too strong. This failure meant the final end of the warfare, and left Rome as the strong party. Peace was agreed upon in 201, according to Hannibal's own peace terms. In 196 BC, Hannibal became shophet, or chief magistrate, of Carthage, and he took charge over Carthage's economy in order to bring it back to the shape where struggle against Rome could be resumed.The Romans reacted to his obvious ambitions with sacking him from Carthage. Hannibal fled to Syria, to the court of Antiochus 3. Antiochus fought together with Hannibal against Rome, but when Antiochus was defeated in 190, Hannibal had to escape to Crete, and later Bithynia in northern Asia Minor. The story repeated itself, warfare together with new allies against Rome resulted in defeat, but this time Hannibal committed suicide by poison instead of surrendering.
http://www.i-cias.com/e.o/hannibal.htm
Haralambos Aziz, Kilisesi; Hagios Haralambos Church.
Hasankeyf’siz: Tarihi ilçeyi sular altında bırakacak olan Ilısu Barajı inşaatına ekimde başlanıyor. Belediye Başkanı Kusen ile gönüllüler, ‘50 yıllık baraj için, 10 bin yıllık tarih feda edilemez’ dedi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, 3 Kasım seçimleri öncesi ilçe meydanında Ilısu Barajı’nın suları altında kalmaktan kurtarılacağını söylediği Hasankeyf için umutlar tükendi. Hasankeyf’i sular altında bırakacak olan ve ihalesi Aralık 2004’te gerçekleştirilen Ilısu Barajı inşaatına ekim ayında başlanacak. Ilısu Barıjı’nın yapılmasıyla birinci derecede SİT alanı olan Hasankeyf, 187 yerleşim birimi ile sular altında kalacak. Sözünde Dursun: Hasankeyf Belediye Başkanı DYP’li A. Vahap Kusen, ‘Eğer bir Başbakan üç kez söz verdiği halde Ilısu Barajı’nda hiç bir değişiklik yapılmıyorsa ve DSi eski projede diretiyorsa bu tarihe çok büyük bir darbe olur. DSi, 10 bin yıllık antik kentin ölüm fermanını hazırladı bile. Artukoğulları’na 130 yıl süreyle başkentlik yapan Hasankeyf tarihten silinecek’ dedi. Batman Hasankeyf Gönüllüleri Derneği, Ilısu Barajı’nın yok edeceği Hasankeyf için ayağa kalktı. Merkezi Batman’da bulunan Hasankeyf Gönüllüleri Derneği yöneticileri, Ilısu Barajı’na karşı olmadıklarını, ancak tarihi ilçeyi baraj dışında tutacak projenin gerçekleşmesinden yana olduklarını söylediler. Başbakan Erdoğan’ın, tarihi ilçenin kurtarılması yönünde üç kez söz verdiğini anımsatan Hasankeyf Gönüllüleri yöneticileri, şöyle konuştu: 50 Yıl İçin: ‘Hasankeyf’ten tam 4 medeniyet geçmiş. Bu tarihi dokunun, ömrü 50 yıllık bir baraja feda edilmesine karşıyız. Başbakan sayın Erdoğan’ın Batman’da verdiği sözlerin arkasında durmasını istiyoruz. Sayın Erdoğan’ın sözleri bizim için bir umuttu. Eğer Hasankeyf baraja feda edilirse 10 bin yıllık tarihte yok olur. Hasankeyf’in gelecek kuşaklara taşınmasını istiyoruz.’ Baraj yutacak: Hasankeyf, Batman il merkezine 37 kilometre uzaklıkta tarihi bir yerleşim birimi. Vadi içerisinde akan Dicle Nehri kenarında yer alır. Şehrin kimler tarafından kurulduğu bilinmiyor. Kalesi MS 4’üncü yüzyılda kuruldu. Hasankeyf, MS 639 yılında Emeviler tarafından fethedildi. Bu tarihten sonra Abbasiler, Hamdaniler, Mervaniler, Artuklular, Eyyubiler ve Osmanlılar hakimiyet kurdu. Kurtulacak diye söz vermişti: Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Hasankeyf’in kurtarılması ile ilgili verdiği sözler şöyle: 3 Kasım 2002 seçimleri öncesi Batman Cumhuriyet Meydanı’ndaki AKP mitinginde: Hasankeyf’i sular altında bırakmayacağız. 2003 yılında Batman AKP il kongresinin yapıldığı Atatürk Spor Salonu’ndaki konuşmasında: Hem Hasankeyf kurtulacak, hem baraj yapılacak. 2005’te AKP’nin Kızılcahamam Kampı’nda, Hürriyet yazarı Fatih Altaylı’yla röportajında: Hasankeyf’i sular altında bırakmayacağız. Tarihi eserlerin sular altına gömülmesine izin vermeyeceğiz. [Arif Arslan, Batman, Hürriyet Gazetesi, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 23.05.05, Şirintepe-İzmit].
Hektor; Hector,
Ildırı; Erythrai (İzmir),
İda Dağı; Kaz Dağı. Mt. Ida, 1774m. Akçay Çayı’nın batısında kalan Pınarbaşı’dadır.
İzmir: Eski adı Symirna’dır. Tarih boyunca önemli bir kent olmuştur. Ancak denizcilik ve ticaret kenti olması 1800’lü yılarda olmuştur. Hemen hemen tüm Avrupa develtlerinin büyükelçiliklerinin bulunduğu bu kentte büyük bir Yahudi, Dönme Yahudi, Rum, Ermeni ve Levantenler yaşarmış. Özellikle Devrim Fransası’ndan kaçanlarla Hollanda’dan gelen Batılılar kentin ticari yaşamında önemli rol oynamıştır. Ege bölgesinin en önemli ticaret ve sanayi kenti olması özelliğini korumasının yanında sahil kasaba ve köyleriyle bir gezgin cennetidir de. Manisa-Bornova arasında kalan dağın adı “Sipil Dağı”dır.
İzmir; Smyrna, Bayraklı; Atena’ya adanmış olduğus söylenen ve kuruluşu MÖ dönemlere uzanan arkeolojik kazı alanı. Kadifekale yada Pagos Dağı (Mt. Pagos); Etkileyici kale ve sur kalıntılarının yer aldığı alan. Büyük Aleksandır (Alexander the Great) zamanında Lisimakus (Lysimachus) zamanında yapılmış. Agora (Pazaryeri); Namazgah alanında yer alır. Geriye pek bir şey kalmamıştır. Kalanlar Markus Avrelyus (Marcus Aurelius) zamanından kalmadır. Şirinyer & Yeşildere Sukemerleri; İzmir’e Bizans ve Osmanlı zamanlarından beri su sağlayan Meles Irmağı üzerindedir. Aziz Polycarp Kilisesi (St Polycarp Chruch); İzmir’de yer alan en eski kilise olup Kıyametin (Apocalypse) Yedi Kilisesi’ni (Seven Chruces) betimler. Kızlarağası Hanı; 18 yy’dan kalma Osmanlı mimarisinin eşssiz örneklerindendir. Saat Kulesi (Clock Tower); Konak’ta yer alır. 1901 yılında Sultan Habdülhamit’in tahta çıkışı anısına İzmir’li dönme Yahudilerin ortak paralarıyla yaptırılmıştır. Asansör Meydanı (Jewish Quarter); Yahudi Mahallesi olarak da bilinir. 19.yy’da yaptırılmıştır. 51m yüksekliktedir. Kemeraltı-HavraSokak; En eski yahudi yerleşim alanıdır. Eski zamanların en görkemli yapıları hala vardır. Alsancak (Punto); Günümüzda restoran, bar vekafelerin bol olduğu bir semttir. Osmanlı Camileri; Hisar Camisi, Şadırvan, Selepçioğlu, Kemeraltı. Parklar; Kültürpark, Olaf palme Parkı, Adnan saygun Parkı, İnsan Hakları parkı, Muammer Aksoy parkı. Eğlence Yerleri; Kordonboyu, Pasaport İskelesi ve Karşıyaka.
J.Strzygowsky: Kleinansien ein Neuland der Konstgezchichte, 1903, Leipzig,
J.Von Hammmer: Osmanlı Tarihi, II Cilt, 1965, İstanbul,
John Mc Kinneir: Journet Through Asia Minor, 1818, London,
Kandıra: Kanderi [Hammer Tarihi],
Kanuni Sultan Süleyman; Suleyman The Magnificient,
Kapadokya'da Bir Hayal Gerçekleşiyor: "Ceketinde Kapadokya amblemi taşıyan gencin sorgusuz sualsiz işe alındığı bir dönemin rüyasını görüyoruz." Bu sözler Kapadokya Üniversitesi'nin akademik programının koordinasyonunu yürüten yazar Alev Alatlı'ya ait. Türkiye'de eşi benzeri olmayan bir üniversite açılıyor. Bu üniversitede bağcılıktan fon yönetimine, yaşlı hasta bakımından biniciliğe kadar birbirinden ilginç fakülteler bulunuyor. Ürgüp'e 6 kilometre uzaklıkta bulunan Mustafapaşa Beldesinde şu sıralar hummalı bir çalışma var. Orada yaşayanlar, Kapadokya'ya gönül verenler çok heyecanlı çünkü büyük bir rüya gerçeğe dönüşüyor. Türkiye'de diğerlerine hiç benzemeyen ilk yerel üniversite bu yıl öğrencilerine kapılarını açıyor. Kapadokya Üniversitesi'nin yerleşkesi iki tarihi binayı kapsıyor. Ürgüp'e 6 kilometre uzaklıktaki Mustafapaşa beldesindeki bu binalardan biri Mehmet Şakir Paşa Medresesi, diğeri de bir Osmanlı Konağı. 10 bin 800 metrekarelik alana kurulu üniversite ilk yıl meslek yüksekokulu olarak hizmet verecek. Konuk Ağırlama, Mutfak Sanatları Yönetimi, Kapadokya Turizm Rehberliği ve Bilgisayar bölümleri açılacak. Bu bölümlerin yanı sıra önümüzdeki üç yıl içinde Fotoğrafçılık ve Filmcilik, Organik Tarım, Bağcılık, Çömlekçilik, Spor ve Binicilik, İpek Yolu Konservatuvarı, Beşeri Bilimler Fakültesi ile Biyoloji ve Toprak fakülteleri ile Türkiye'de bulunmayan mesleklerden geriatri (yaşlı) hasta bakımı ve fon yönetimi bölümleri de olacak.. Bu üniversite imece usulüyle kuruldu. Üniversitenin temelleri atılırken Kapadokya'yı göç veren konumundan göç alan bir bölgeye dönüştürmek, genç nüfusun iş bulmasını sağlamak ve bölgenin zenginliklerini ortaya çıkarmak için yola çıkıldı. Buraya üniversite kurma fikri serbest mali müşavir Murat Şengül'den geldi. Kapadokya'nın turizm, tarım, bağcılık ve şarapçılık gibi birçok imkanını harekete geçirmek istedi. Üniversitenin kuruluş çalışmalarını 1999'dan bu yana yapan İlke Eğitim ve Sağlık Vakfı'nı kurdu. Daha sonra vakfın başkanlığını yapmaya başladı. Kapadokya Meslek Yüksek Okulu'na bugüne kadar 1 trilyon lira harcandı. Bu paranın vakıf üyeleri ve alınan bağışlarla toplandığı belirtiliyor. 18 Mayıs'ta Kapadokya Üniversitesi ile Rusya Federasyonu'nun en eski üniversitelerinden Kazan Devlet Üniversitesi arasında birçok alanda ortak işbirliğini öngören çerçeve antlaşması imzalanacak. Kapadokya Üniversitesi'nin akademik programının koordinasyonunu yapan yazar Alev Alatlı sorularımızı yanıtladı. Bölümlerin hamileri olacak: Üniversitedeki birçok bölümün hamileri olacak. Örneğin Prof. Dr. İlber Ortaylı tarih bölümünün, Borsa Lokantaları'nın sahibi Umut Rasim Özkanca yemek ve mutfak bölümünün müfredatını oluşturdu. Ege Seramik'in Yönetim Kurulu Başkanı Adnan Polat seramik bölümüne, müzisyen Tuluyhan Uğurlu İpekyolu Konservatuvarı'na destek verecek. Sivil havacılık konusunda Hezarfen Havaalanı Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Faruk Berksan, bakıma muhtaç yaşlılar için açılan geriatri hasta bakımı bölümü için Memorial Hastanesi ile işbirliği yapılacak. Üniversiteye destek verenler arasında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanı Hüsamettin Koçan, eski Kültür Bakanı Tınaz Titiz, Dedeman Holding CEO'su Murat Dedeman, Dr. Bingür Sönmez de var. Sloganı "Doğduğun yerde doy!". Bu üniversite neden başka bir yerde değil de Kapadokya'da kuruluyor?: Alışılmış bir üniversite değil, yerel kalkınma hedeflerine dönük bir üniversite bu. Aslında hedef bir üniversite kurmak değil; hedef Kapadokya'nın Türkiye ve giderek AB ve Avrasya ekonomisinde söz sahibi olmasını sağlamak olduğu için orada kuruluyor. Ancak, önerilen model Türkiye'nin her yerinde uygulanabilir bir model. Umarım öyle de olur.Üniversiteye destek veren birçok tanınmış isim var. Bu eğitimciler bu projeye nasıl katıldı?:Bu projenin arkasında büyük sermaye ya da siyasi gruplar yok. Ben 2001'de akademik koordinasyon ve dış ilişkilere yardım etmeye başladım. Dış ilişkilerden kastım yurtdışındaki üniversiteler, enstitüler gibi eğitim kurumları. Bölge yaşayanları maddi-manevi desteklerini verdiler. Üretim sektörünün fiilen içinde olanlar yardıma koştular. YÖK yardımcı oldu. Tam bir imece yöntemiydi kullanılan ve bu işledi. "İlk hedef Kapadokya gençlerinin ellerinin ekmek tutmasını sağlamak".Bu bir çeşit alternatif üniversite mi?: Alternatif üniversite demek ne derece doğru bilmiyorum ama yerel hedeflere yönelik olduğu ve bir sloganı olduğu doğru: "Doğduğun yerde doy!" mealinde bir slogan. İlk hedef Kapadokya gençlerinin ellerinin ekmek tutmasını sağlamak. Üniversitenin resmi açılış tarihi belli mi?: Kapadokya Meslek Yüksekokulu ilk öğrencilerini 2005-2006 öğretim yılında kabul etmeye hazırlanıyor. Mezunlarımız başka üniversitelere geçebiliyorlar. Örneğin Kayseri Erciyes Üniversitesi. İstanbul'dan pek duyulmuyor ama Erciyes Üniversitesi dünya çapında bir eğitim kurumu. Çevre mühendisliğinden astronomiye kadar pek çok dalda üst düzey eğitim veriyorlar. Öğrenciler bu üniversiteye nasıl kabul edilecek, öğrenim için kaç para ödeyecekler?: Bu yıl ek kontenjandan öğrenci almayı umuyoruz. 2 bin-2 bin 500 dolar arasında bir miktar ödeneceği hesaplanıyor ancak burs sayısını yüksek tutmayı hedefliyoruz ki bu da dışardan fon bulmak, bağış almak demek. O da olacak! Başka illerden öğrenci alınacak mı?: Elbette. Ancak büyük bir bölge Kapadokya. Birden fazla ili içeriyor. Amacımız büyümekten çok istihdam edilebilir gençler yetiştirmek. Neyin rüyasını görüyoruz biliyor musunuz? Ceketinde Kapadokya amblemi taşıyan gencin sorgusuz sualsiz işe alındığı bir dönemin rüyasını... Okulun amblemi yeterli referans olabilmeli. Kapadokya Meslek Yüksekokulu'nun en heyecan verici tarafı mezunlarımızı işe alacak firmaların onları ikinci bir eğitime tabi tutmalarına gerek duymayacak olmaları. Bilirsiniz, hemen her firma hangi okuldan olursa olsun, gençleri yeniden eğitmek zorundadır. Biz işte bunu asgariye indirmeye kararlıyız. Çifte iş olmasın, ülkenin kıt kaynakları daha iyi kullanılabilsin istiyoruz. Okulun mütevelli heyetinde kimler var?: Murat Şengül, Alev Alatlı, Ömer Faruk Berksan (Hezarfen Havalimanı Yönetim Kurulu Başkanı), Funda Aktan (A Bank Genel Müdürlük Mali Kontrol Müdürü), Dr. Hasan Şenerdem (Derin Medikal A.Ş. Başkanı). [Özkan Güven, Email: oguven@milliyet.com, Milliyet Gazetesi, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 17.05.05, Şirintepe-İzmit].
Karaburun, İstanbul: İstanbul’un Trakya tarafında bir Karadeniz sahil köyü. Tek bilinen özelliği 1856 yılında yapılma deniz feneri. 1982 yılında yenileme görmüş. Fenerin içinde 24 billur kristalden mercek var. Güneşten zarar görmemesi için üzeri gündüzleri siyah bir örtüyle ötülüyor.
Kaş'ta Serin Sulara Dalış: Uçsuz bucaksız deniz sizi bekliyor. Sessiz, mavi ve sonsuz... İleride iki balık oynaşıyor, başka bir dalgıç, daha derinlerdeki mağaraya doğru ilerliyor. Bir kere dalan, kesinlikle bir daha iflah olmuyor. Daha önceki yıllarda, sadece bir kez, dalmayı denemiş, ne yazık ki başarılı olamamıştım. Bu kez, güneyde en sevdiğim yer olan Kaş'ta aklım çelindi. Antik Antiphellos [Anti: karşı, phellos: kayalık, Karşı Kayalık demektir, EK] kenti üzerinde kurulan bu ilçedeki kalıntıları defalarca gördüm, Likya medeniyetinin izlerini yeterince sürdüm. Meis Adası'nı bol bol seyrettim. Yokuşlu sokaklarda, tabanlarım patlayıncaya kadar yürüdüm. Bütün sahil şeridinde, insana yapışmayan tek satıcı türü olan Kaş esnafıyla bol bol sohbet ettim. Kalkan'dan daha az bozulmuş halini, belki bozulur da bir daha böyle sakin göremem diye, iyice içime çektim. Kaş demek denizin altı, dalmak, dalış okulu demek. Artık öyle. Dünyada kabul edilen en iyi 50 dalış bölgesinden biri. Türkiye'nin en iyisi. Topu topu iki ana caddeden ibaret Kaş'ın, 15 tane dalış okulunun ilanları her yerden insana göz kırpıyor. Bir cesaret, önüme çıkan ilk dalış okulu Nautilius'a girdim. "Hemen çıkalım isterseniz" dediler, "Olur" dedim. Fazla düşünüp, sualtı fobimden bahsetmek istemedim; her an vazgeçerim endişesiyle bir an önce bindiğim motorun sahili terk etmesini izledim sadece. Hocalarım Süleyman Biber -ki onun adı "Biber Hoca"- ve dalışı birlikte yapacağımız Ufuk Gürsel'le çaylarımızı içip sohbet ettik. Dalış yerine varınca teknemiz durdu. Yarım saate yakın, neler yapmam ve yapmamam gerektiğini anlattılar. "Problem var", "problem yok", "kulağım çınladı" gibi ana el hareketlerini gösterdiler. Dibe doğru ilerledikçe kulaklarımı nasıl açmam gerektiğini anladığımdan emin oldular. Bana tonlarca ağır gelen kıyafetleri giyip, "bodyguard"ım Ufuk'la, cup denize... Önce sakince, derinlere girmeden, rahat nefes alıp vermemi bekledi Ufuk. Nabzımı kontrol etti, her şey normaldi, "problem yok" işareti yaptı. Ona karşılık verdiğimde, "Daha aşağı inelim mi?" diye sordu. Paletleri hafifçe çırparak, ona uydum. Neler gördüm, neler... Mağaralar, kayalıklar, balıklar, içi balık yuvasına dönüşmüş kamyon lastikleri, yukarıdan ulaşan ışık hüzmesiyle renk değiştiren amforalar, batıklar, ahtapotlar... Herhalde en fazla 6 metreye kadar indim ama 15-20 dakika sürmesi gereken keşif dalışı, bende yarım saati geçti. Hiçbir problem yaşamadım. Tam tersine, deniz o kadar mavi, o kadar berraktı ki, içimi sonsuzluk sardı, huzura ulaştım. Burada yaşamak daha anlamlıymış gibi geldi. Ufuk'un söylediğine göre, görüş mesafemiz 40 metre civarındaydı. İnsan birkaç metre derine inip, bu denli zengin bir dünyayla karşılaşınca, biraz havaya giriyor herhalde. Bu yaz, beş günlük eğitime katılmaya ve tek yıldız dalgıç olmaya karar verdim. Neden derseniz, tarif etmek zor, ama sanki "orada" her şey "bir" olmayı becermişti. Sanki balıklarla birbirimizi selamlamış, tarihi kalıntılara dokunmadığım için yosunlar sevinip dalgalanmıştı. Ya da bunun gibi bir şey. Nerede Kalınır?: Kaş'ta seçenek bol. Beş yıldız konforu aramıyorsanız, daha da rahat edeceksiniz. Oda fiyatları, bu mevsim kişi başı 20 ile 40 YTL arasında değişiyor. Yarım pansiyon konaklamalarda, otele göre 50 avroya kadar çıkıyor. Phellos (0242) 836 19 53, Hera (0242) 836 30 62, Medusa (0242) 836 14 40, Linda (0242) 836 13 28, Aqua Princess (0242) 836 20 26. Nasıl Gidilir?: Kaş, Antalya havaalanına 210, Dalaman'a da 160 km. mesafede. Karayoluyla Antalya'dan, Kemer, Kumluca, Finike ve Demre yolundan ulaşılabilir. Ayrıca, Antalya'dan çok sık otobüs var. Yol çalışmaları neticesi, bir zamanlar gayet zahmetli olan yolculuk, artık gayet rahat bir hale gelmiş. Bu yol, dünyanın en güzel manzaralarından birine sahip. Dalış Eğitimi: Dalmaya fiziksel bir engeliniz olmadığını gösteren sağlık raporu almanız yeterli. Benim gittiğim Nautilius Doğa Sporları Merkezi'nde her gün eğitime başlanıyor. Eğitim beş gün sürüyor. Teorik eğitim, konuyla ilgili görsellerle destekleniyor. Sığ suda, malzeme kullanımı konusunda eğitim veriliyor ki kanımca bu, yeni başlayanların en çok ihtiyaç duydukları konu. 10 dalış yapılıyor ve yazılı sınavdan da geçerseniz, brövenizi alıyorsunuz. Malzeme kullanımı dahil, beş günlük eğitim için 450 YTL ödeniyor. Malzemeleri kendiniz almak isterseniz, 1000-1500 avroya scuba malzemelerine sahip olunabiliyor. Sırf elbise almak isterseniz, 200 avro. Kaş hem Akdeniz hem de Ege'nin özelliklerini taşıdığından, dalış için çok uygun bir bölge. Uzmanlar, denizin altının çok zengin olduğu görüşünde birleşiyor. Sırf dalmak için Kaş'a gelen yabancılar da var. Ayrıca, çok iyi eğitmenler toplanmış. Dalış okulları: Aquanaut: (0242) 836 37 78, Barakuda: (0242) 836 29 96, Bouganville: (0242) 836 37 37, Kaş: (0242) 836 40 45, Nautilius: (0242) 836 25 80, Sun: (0242) 836 26 37. [Fatih Türkmenoğlu, Email: fturkmenoglu@milliyet.com.tr, Milliyet Gazetesi, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 17.05.05, Şirintepe-İzmit].
Keil-Premerstein: Lidya’ya İkinci Gezi, No:225,
Keşiş Dağı: [Hammer Tarihi],
Knidos; Datça (Muğla)
Koyun-Hisar: [Hammer Tarihi],
Ksenophon [Xenophon]: M.Ö. 431-351 yılları arasında yaşamış olan Yunanlı tarihçi ve coğrafyacı Ksenophon. Ksenophon, Yunan Tarihi, (Çev. S. Sinanoğlu), Ankara 1999, Türk Tarih Kurumu Yayınları. Xenophon, Hellenica, Xenophon, Anabasis,
Ksenophon: Histoire,
Kütahya; Osmanlı mimari eserleriyle dolu bir kenttir. Kale, camiler, medreseler, hamamlar, anıt ve konaklar yer alır. Şimdi Kütahya Arkeoloji Müzesi olan yapı 14. yy’da yapılmış bir medresedir. İçinde Bizans ve Roma dönemine ait kalıntılar sergilenir. 19. yy’da Macar Kahramanı Lajos Kossuth’un ailesi ve tebasıyla yaşadığı konut günümüzde, ondan kalan anı, belge ve diğer eşyaların sergilendiği Kossuth Konutu Müzesi’dir. Kütahya İznik gibi Osmanlı zamanlarından beri çinileri ve porseleniyle bilinir.
Lajos Kossuth; 19. yy’da Kütahya’da ailesi ve maiyetiyle birlikte yaşamıştır. Oturduğu konak günümüzde Kossut Köşkü Müzesi olarak kullanılmaktadır.
Lanckoronsky: Stadle Pamphielien und Pisidien, 1892, London,
Lidya; Lydia,
Lidyalılar; Lydians,
Luviler; Luvians,
M.G. Perrot: L’exploration archeoloqiue de la Bithynia,
Makedonlar; Macedonians,
Manisa Mesir Macunu: 1522 yılında Yavuz Sultan Selim’in eşi, Kanuni Sultan Süleyman’ın annesi Ayşe Hafsa Sultan (Polonya Yahudisi kökenli Helga), tarafından yaptırılan Sultan Camii ve Külliyesi’nde yöneticilik yapmış olan devrin ünlü hekimi Merkez Efendi’nin 41 tür baharatı karıştırıp elde ettiği macundan Hafsa Sultan’ın derdine derman bulması üzerine, halkın da bundan yararlanmasını sağlamak için Sultan Camii kubbesinden halka saçılması emredilir. Her yıl Nevruz (yeni yılın başlangıcı sayılan gün) günü tekrarlanan Mesir Macunu Saçım Günü günümüze dek ulaşmıştır. Günümüzdeki Mesir Macunları’nın içeriğinde şu baharatlar yer alır ama bunlarla da sınırlı değildir; Baharat terkibi: Zencefil, Zulunba, Kremtartar, Kişniş, Kebabiye, Havlıcan, Hindistan Cevizi, Anason, Hıyarşenbe, Çam Sakızı, safran, tarçın, Üdül Kahr, Çöpiçini, Tıryak, Sarı Halile, Razıyane, Kimyon, Zerdeçal, Tarçın Çiçeği, Çörek Otu, Darı Fülfül, Ravand, Kakule, Şamlı, Vanilya, Kara Halile, Mirsafi, GünBalı, Hardal, İksir, Çivit, Meyan Balı, Karanfil, Yeni Bahar, Karabiber, Hindistan Çiçeği, Limon Kabuğu, Galanga, Tekemercini Tohumu, Portakal Kabuğu. [Yazan: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, Şirintepe-İzmit].
Manisa: Tarihi adı Magnesia. İzmir’e gidişte Sipil Dağı Rampası’ndan önceki alanın dağ yamaçlarında yer alan kent. İzmir’e giden yol kentin içinden geçer. İleride yolun Manisa’nın dışına çıkartılması söz konusu olabilir. Kent sırtını dağa yaslamıştır. Ünlü Mesir Macunu ve her yıl düzenlenen Manisa Mesir Macunu Şenlikleri ile ünlenmiştir. Soma ve Akhisar kentin en bilinen ilçeleridir. Akhisar tipik sarı üzerine siyah benekli Kırkağaç kavunları ile tanınır. Bir de ilçe yolu üzerinde hava alanı amacıyla da kullanılabilen ünlü geniş yol yer alır. Soma’da düz alanda yer alan linyit kömür madenlerinden yararlan bir termik santral yer alır. [Yazan: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, Şirintepe-İzmit].
Manisa; Magnesia, En güzel Selçuk ve Osmanlı eserlerinin korunduğu aldığı bir ildir. Sultan Süleyman’ın annesi Ayşe Sultan’a adanan Sultan Camisi 16. yy’da yaptırılmıştır. Her yıl tekrarlanan Mesir Macunu Festivali, Mimar Sinan’ın 16.yy’da yaptığı Muradiye Camisi. Medrese kıyısında yer alan İlahiyat Okulu bugün Arkeoloji Müzesi olarak kullanılmaktadır. Üzüm ve şarapçılıkla tanınır. Halıları ile ünlü Gördes ve Ağlayan Kayalar’ın yer aldığı Sipil Ulusal Parkı görmeğe değer yerlerdir. Sart (sardis) eski bir Lidya kentidir.
Menderes, Büyük; Meander,
Milet: (Miletus). Aydın. Burada da bir İon limanı, tiyatro, müze ve Faustina Hamamları yer alır.
Muğla: Muğla’nın Yatağan ilçesine bağlı Bozüyük beldesinde dev bir Çınarı oyulmuş kökünün içierisnde bir restoran açılmış. Pınarbaşı Restoran’a gelenler kuş sesleri ve yeşillikler arasında alabalık yemenin keygfini yaşamaktaymışlar. [Yazan: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 08.06.04, Şirintepe-İzmit].
Nikephoros Gregoras: Herakleialı tarihçi ve yazar,
Niketas Khoniates: Bizans tarihçisi,
O.Dalton: Byzantin Art and Archeology, 1911, Ozford,
O.WULF: Altchristliche Und. (VB), 1913, Berlin, O.Wulf, Die Koimesisis Kirche in Niecea, 1903, Strazburg,
Orient Express; Her yıl Avrupa’yı dolaşan tren 104 yolcusuyla gelmiş. Edirne’nin Kapıkule Sınır Kapısı’nda folklör ekipleriyle karşılanmış tren. Yolcular Çırağan Oteli’nd eiki gece ağırlanacak ve uçakla ülkelerine geri döneceklmiş. Tren İstanbul’da bekleyen 100 yolcusunu alıp dönüş yoluna çıkacakmış. [Yazan: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 09.09.04, Şirintepe-İzmit].
Pachimeres: Herakleialı tarihçi ve yazar,
Pamukkale; Hierapolis (Denizli).
Perge’de Dikili Bir Sütununuz Olsun: Hayatının büyük bölümünü Perge’ye adayan Prof. Haluk Abbasoğlu ile Kültür Bilincini Geliştirme Vakfı bir kampanya yürütüyor. Adı, ‘Bir Sütun da Sen Dik’. Kampanyaya yapılan bağışlarla, kazı alanında ortaya çıkarılan tarihi sütunlar mermer kaidelerin üzerine oturtuluyor. Sütunlu Cadde’ye bu yıl 30 sütunun dikilmesi planlanıyor. 1000 YTL verecek bağışçıların adına sütuna bir de plaket konulacak. Perge, Aspendos ile birlikte Antalya’nın en önemli iki antik şehrinden biri. M.Ö. 1500’lerde kurulduğu tahmin edilen antik şehre ilk kazma 1946 yılında vurulmuş. İstanbul Üniversitesi, Klasik Arkeoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Haluk Abbasoğlu, üniversitede asistan olduğu 1970’li yıllardan beri Perge’yle ilgili. 20 yıldan beri de Perge kazı başkanı. Nereden bakarsanız 30-35 yıllık bir aşk bu. Aşk diyorum zira Profesör Abbasoğlu için Perge benzeri olmayan bir antik şehir. Yaklaşık iki yıl önce ortaya çıkarttıkları mezar anıttaki beş lahitten söz ederken gözleri parlıyor. Anadolu’da ilk kez bu tip lahitler bir mezar yapısının içinde, orijinal yerlerinde bulunmuş. Lahitler M.S. 3’üncü yüzyıldan. Düşünün ki o dönemde bir tanesinin mermeri ta Atina yöresinden Pentelikon’dan getirilmiş. Diğerlerinin mermeri Afyon’dan ya da Marmara Adası’ndan. Mezar odalarının önünde bulunan mozaikler kaliteli ve olağanüstü iyi durumda. Abbasoğlu’nun gösterdiği fotoğraflardan çıkardığım kadarıyla Zeugma mozaiklerine oldukça benziyorlar. Arkeolojik Park Hayali: Perge’nin tiyatrosu, stadyumu var. Yüzde 85 oranında orijinal malzemesi mevcut olan Demetrios-Apollonios Takı, Hellenistik Kuleleri var. Sütunlu Cadde diye bilinen Agora’sı, Akropolis’i var. Bu toprakların ilk kadın belediye başkanı olan Plancia Magna’sı var. Abbasoğlu’nun rüyası bu yüzden Perge’yi bir arkeolojik park haline dönüştürmek. Parka dönüştürüldüğü takdirde, bulunan tarihi eserleri korumak kolaylaşacak. Abbasoğlu, tam 5 Kültür Bakanı’na, Perge’nin restorasyonuyla, korunmasıyla ilgili projeler sunmuş. Tahmin edebileceğiniz gibi projelerle ilgili somut gelişmeler yok. Türkiye, her yerinden arkeolojik buluntuların fışkırdığı bir yer. Biz çok talihliyiz. Turistler de öyle ama bu kadar çok antik şehirle, bu kadar çok tarihi eserle nasıl başa çıkacağını bilemeyen Bakanlık galiba değil. Kültürel mirasa sahip çıkmak kaygısı bir yana, arkeolojinin turizme nasıl bir katkı sağlayacağı hesaplanamadığı için Ankara’nın bu konuda belli bir vizyonu yok. Tarihi eserler çoğunlukla yağmalanıyor, ya da antik şehirlerin civarındaki köy evlerinde kullanılıyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın geçen yıl Perge kazıları için ayırdığı para topu topu 50 milyar lira. Oysa 2003 yılında Perge’den bakanlığın kazandığı para 1 trilyon 250 milyon. Durum böyle olunca iş biraz da sponsorlara düşüyor. 16 Sütun Ayağa Kalktı: Abbasoğlu, geçtiğimiz yıl Kültür Bilincini Geliştirme Vakfı’yla bir işbirliğine gitmiş. Vakfın başlattığı ‘Bir Sütun da Sen Dik’ kampanyasında yaklaşık 15 lira toplanmış. Bu parayla Sütunlu Cadde’de 16 sütun ayağa kaldırılmış. ‘Ama’ diyor Abbasoğlu, ‘Bunlar kaideleri olan sütunlardı... Şimdi dikeceğimiz sütunların kaideleri maalesef yok...’ Peki kaideler nerede? Ya civardaki köylülerin bahçelerinde ya da yakınlardaki kireç ocağında. Yani bu yıl aynı kampanya tekrarlandığında mermerden yeni kaideler yapılacak ister istemez. Buradan duyurulur: Mermercilerin sponsorluğuna ihtiyaç var. Sütunlu Cadde’ye bu yıl 30 sütunun dikilmesi planlanıyor. 1000 YTL verecek bağışçıların adına sütuna bir de plaket konulacak. ‘Perge’de dikili bir sütunum bile yok’ dememek için işte fırsat önünüzde. [Gila Benmayor, Hürriyet Gazetesi, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 09.05.05, Şirintepe-İzmit].
Persler; Persians,
Prokopios: Histoire,
Ptolemaios; (Klaudios Ptolemaios, Claudius Ptolemy),
Ptolemeus: The geocentric world view of Ptolemy according to the star atlas of Andreas Cellarius from 1708 (first print 1661). Claudius Ptolemy lived about 100 to 170 A.D. He was an Alexandrine astronom, geographer, mathematician and music theorist. According to him, the planets moved around the standing earth. Ptolemaeus is known for the Almagest, the astronomy reference book written in the second century.
R.W.Hamilton: Reserches in Asia Minor, Pontus and Armenia (1742) Vol.I S. 538; II S.81.
Refik Ekrem Koçu: Bizans Tarihi, 1934, İstanbul,
Regis Delbeuf: De Costantinoples a Konyah,
Romalılar; Romans,
Samandra: Samandre Kalesi: [Hammer Tarihi],
Sapanca Gölü: Ayan Gölü [Hammer Tarihi],
Sart Çayı; (Pactole River) Manisa.
Sart: Salihli’de Bir Masal Kent: İzmir’den yola çıkıp arka yollardan Torbalı, Tire, Ödemiş, Birgi, Bozdağ’daki Gölcük ve kayak merkezi derken, zirveleri karlı dağı döne döne inip, Gediz’in suladığı bereketli topraklarda gezimizi sürdürdük. Bu hafta sizi geçmişin en önemli kentlerinden birine götürmek niyetindeyim. Avcı arkadaşım Zeki Alkoçlar’la İç Ege’de aşmadık dağ, geçmedik ova bırakmıyorduk. Bahar hemen her köşede kendini göstermeye başlamış, çiçek çiçek dereye tepeye yayılmıştı. Doğa bayram yeri gibi telaşlı ve sevinçliydi. Bazen haritaya bakarak, bazen de önümüze gelen yollara ezbere saparak, hedefsiz, amaçsız ve adressiz dolaşıp duruyorduk. Tire, Ödemiş, Birgi, Bozdağ’ın zirveleri derken, dibi görünmeyen uçurumların kıyısından ovaya doğru inmeye başladık. Adları da kendileri kadar ilginç olan küçük dağ köylerinin içinden geçiyorduk: Damkaya, Allahdiyen, Gökköy, Çamurhamam... Bir süre sonra aşağılarda Salihli göründüğünde vakit öğleyi bulmuş, karnımız acıkmıştı. Önce sağa dönüp Salihli’ye doğru ilerledik. Yol kıyısında köfteciler sıralanmıştı. Direklerin arasına gerdikleri afişlerde, en lezzetli odun köftesinin kendilerinde yapıldığını ilan ediyorlardı. Bir afişte de köftenin devekuşu etinden yapıldığı belirtiliyordu. Bacalardan yayılan iştah açıcı kokular tüm Salihli’ye yayılmıştı sanki. Bu tahrike fazla dayanamadık, bir tanesinin önünde park edip, alelacele köftelerimizi ısmarladık. Beklerken garsondan odun köftesinin özelliklerini öğrenme gayretine düştüm. Kuzu eti kullanılırmış. İçine bir şey katılmazmış. Meşe odununun közü üstünde ızgara edilirmiş... Ya çok acıkmıştım, ya da köfteler gerçekten çok lezzetliydi. Soluk almadan tabaktakileri silip süpürdüm. Sonra direksiyonu Sart (Sardes) Harabeleri’ne doğru çevirdik. Yaklaşık iki kilometre sonra, tel örgülerin çevirdiği alanda binalar göründü. Buradaki ilk yerleşimin kesin tarihi bilinmiyordu. Bazı kaynaklara göre kentin tarihi MÖ 1500 yıllarına kadar dayanıyordu. Şimdiki Sartmahmut köyünün bulunduğu bu sessiz, renksiz, bir köşede unutulmuş bölgenin, asırlar öncesinde paylaşılamayan bir kent olduğuna insanın inanası gelmiyordu. Geçmişteki yaşam bir masal gibi inanılmazdı. Antik Sinagog: Sart muazzam bir kent merkeziydi. Bu kentin inşası MÖ 17’de başlamış, bazı büyük binaların tamamlanması 200 yıl kadar sürmüştü. Tel örgülerin içinde kalan büyük alanda antrenman yapan atletlerin, hamama ve havuzlara gitmek için içinden geçtikleri iki katlı dev yapı -Gymnasion-, Sart’ın en etkileyici bölümünü oluşturuyordu. Mermer sütunların desteklediği tuğla yapı, MÖ 211’de İmparator Septimus Severus’un karısı Julia Domna ve oğulları Caracalla ve Geta’ya ithaf edilmişti. Buradaki kazılarda bulunan ilginç diğer bir yapı da antik sinagogdu. John Freely’e göre, bilinen antik sinagoglar içinde en büyüğü olan bu kalıntının ölçüleri ve ihtişamı, Roma döneminde Sart’ta yaşayan Yahudi cemaatinin refahını gösteriyordu. Sinagog MÖ 220-250 yılları arasında inşa edilmişti. Mükemmel şekilde restore edilen Sart Sinagogu, mozaik süslemeleri ile Roma mimarisinin en güzel örneklerinden biriydi ve Anadolu’da bir benzeri daha yoktu. Bahar bir kenara çekilmiş, yerini yaza bırakmıştı sanki. Antik taşların arasında dolaşırken terden sırılsıklam olmuştum. Sart harabelerinde bizden başka kimsecikler yoktu. Biz de konuşmadığımız için, koca alana mutlak bir sessizlik hakim olmuştu. Öylesine bir sessizlikti ki, tarihin üstünde koşuşturup duran kertenkelelerin ayak seslerini duyacaktık neredeyse. Halbuki Sart, geçmiş dönemin en cıvıltılı kentiydi. Hem Pers yönetiminde hem Roma yönetiminde refah içinde yaşamıştı. Susa’dan başlayıp tüm Anadolu’yu geçen Kral Yolu Sart’ta sona erdiği için, burada her türden her renkten insana rastlamak mümkündü. Kentin nüfusu MÖ 2.yüzyılda 100 bine kadar yükselmişti. Diocletianus’un (284-305) hükümdarlığı döneminde Sart, Roma’nın Lidya eyaletinin başkenti olmuştu. Erken Bizans döneminde ise Hıristiyanlığın önemli bir merkezine dönüştü. Kentin Yok Oluşu: Ve kentin sonu doğudan geldi. 616’da Sasani Kralı II. Hüsrev kenti yerle bir etti. Bu yıkım Sart’ın yok oluşunun başlangıcı oldu. Bir daha belini doğrultamadı. Her geçen gün biraz daha unutuldu. Küçüldü, toprak katmanlarıyla örtüldü ve sonunda bugünkü sessiz ve renksiz Sartmahmut köyüne dönüştü. Buraları bundan 200 yıl önce gören Fransız araştırmacı Charles Texier de kitabında, bu yok oluş için şunları yazmıştı: ‘Babil hariç, başka hiçbir kent insanoğlu tarafından böylesine zalimce yok edilmemiştir. Bu yıkıntıyı, buradaki kadar üzüntü verici bir tabloda göstermeye kimsenin gücü yetmez. Asya’nın kraliçesi diye tanımlanan bu şehrin o kadar süslü ve değerli binalarından, surlarından, hisarlarından ve duvarlarından bu güne birkaç tane taş kaldığına inanmak çok zordur...’ Gymnasion ve sinagogu geride bırakıp, bir kilometre doğudaki Artemis Tapınağı’na gittik. Bizi, bekçi ile kulakları kesilmiş iki çoban köpeği karşıladı. Köpekler yalancıktan iki üç kez havlayıp, tekrar ağaç gölgesine çekildiler. Tapınakta 20’ye yakın İyon başlıklı dev sütun, etkileyici bir görünüm sunuyordu. MÖ 300’lerde inşa edilen tapınağın yakınlarında yapılan kazılarda, bir de Kibele Tapınağı ortaya çıkarılmıştı. Bu, Sart’ta iki tanrıçaya birden tapınıldığının işaretiydi. Aslında tarihçiler, bu iki tanrıçanın da aynı tanrısal kimliğin, yani Anadolu’nun büyük bereket tanrıçasının iki farklı biçimi olduğunu belirtiyorlardı. Bölgede yapılan kazıların başlangıcı 141 yıl öncesine dayanıyordu. İlk kazmayı 1854 yılında Spiegelthal, Bintepe mevkiinde vurdu. Sart’taki ilk sistemli kazı çalışması ise 1910-14 yılları arasında H.C. Butler başkanlığında Princeton Expedition tarafından başlatıldı. Ama 1958 yılına kadar fazla bir ilerleme kaydedilemedi. Daha sonra George M.A. Hanfmann başkanlığındaki, Harvard-Cornell araştırma projesi başlatıldı. Kazı çalışmaları o zamandan bu güne kadar her yıl düzenli olarak yapılmakta. Antik taşların arasında duran ve en az o taşlar kadar eski görüntü sunan paslı bir vinç dikkatimi çekti. Üstünde 1910 tarihi vardı. İlk kazı ekibi tarafından Amerika’dan getirilmiş, yıllar sonra emekli edilip, tapınağın demirbaşı ve süsü olmuştu. Tapınağın yaklaşık 1500 metre yükseğindeki Akropol tepesine tırmanmayı gözüm yemedi. Herodot bile burası için, ‘neredeyse girilmesi imkansız dik bir merkezi hisar’ demişti. Ama Persler, üşenmemiş, tepeye tırmanıp, buradaki Sartlıları kılıçtan geçirmişlerdi. John Freely, Akropol tepesinin zirvesindeki harabelerin içinde, Mermnasoğulları kralına ait olduğu söylenen bir sarayın kalıntılarının olduğunu belirtiyordu. Görkemli Sart’tan uzaklaşırken, tozlar içindeki Sartmahmut köyüne bakıp, ‘Muhteşem bir geçmişten ne hallere düşmüşsün’ demekten kendimi alamadım. Geçmişten sıyrılıp, bugünü keşfetmek için haritayı açtım, çevreyi inceledim. Marmara Gölü’nün doğusundaki Demirköprü Baraj gölünün, davetkar davetkar göz kırptığını gördüm. Zeki’ye rotayı çizdim: ‘Kula’ya doğru ilerle, Köprübaşı istikametine sap, yolun haberi var, bizi göle götürecek...’ Gerçekten de yol bizi aldı, kıvrıldı, düzeldi, tekrar kıvrıldı, kızılçam ormanlarının arasından geçirdi, yeni yeşillenmiş tarlaları aşırdı, gelinciklere teğet geçti ve gölün kıyısında bıraktı. Baharın Aynası: Etrafta kimsecikler görünmüyordu. Bir iki meşe kargasının kanat sesinden başka çıt çıkmıyordu. Oraya gittiğimizde, yeşil tepeleri, beyaz bulutları, ulu ağaçları, gölde kendilerini seyrederken bulduk. Demirköprü Barajı, çevresine ayna olmuş güzellikleri yansıtıyordu. Bir anda, gölün altını üstünü şaşırdım. Gölün içinde ve dışında aynı görüntüler yüzüyordu. Burada her görüntüden iki tane vardı. Kıyı kıyı ilerledik. Her koy başka bir güzelliği sergiliyordu. Bazı koylarda balık tavaları vardı. Etraf o kadar kimsesizdi ki, balık çiftliklerinde ne tür balık yetiştirildiğini soramadım. Alabalıktır diye kestirip attım. Daha sonra altı tane kemeri olan incecik eski bir köprüden geçtik. Tabelada köprünün adının Kız Köprüsü olduğu yazıyordu. Başka bir bilgi olmadığı için, bizi kurbağalı suyun üstünden aşıran bu güzelim köprünün, ne zaman, kimin tarafından yapıldığını bir türlü öğrenemedim. Buralarda bahar çok aceleciydi. Çiçekleri açtırmış, tarlaları yeşile boyamış, ağaçları süslemiş, kuşlara neşe saçmış ve işini bitirdiğini sanıp gitmek istemişti sanki. Bir çimenliğe uzanmış bulutların koşturmasını izlerken, baharın başında yaz sıcağıyla sarmaş dolaş olmuştum. Haftaya İç Ege gezisi, Yanık Ülke Kula ve Bintepeler ile sona erecek. [Mehmet Yaşin, Email: myasin@hurriyet.com.tr, Hürriyet Gazetesi Pazar Eki, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 23.05.05, Şirintepe-İzmit].
Sart; Sardis (Manisa),
Schede, Dr.: İznik Klavuzu, 1935, İstanbul,
Selçuklular; Seljuks,
Sivas: [Sevastia],
Söğüt: Geçmişi İ.Ö.’lerine dayanmaktadır. Bilinen ilk adı Itea’dır. Bizans döneminde Thebasion veya Sebasion’dur. 796-7’lerde Harun Reşit zamanında Müslümanların eline geçer. Beldet’üs Saffaf ve Hitta-i Bid olarak adlandırılır. Arapça’da Saffaf ve Bid Türkçe’de Söğüt anlamına gelmektedir. Türkler beldeyi Söğüt olarak adlandırırlar. 13. yy’da Kayı Boyu Söğüt’e yerleşir. Bursa’nın ele geçişine dek Osmanlı Beyliği’nin başkenti olmur. 1921-1922 yıllarında üç kez Yunan işgaline uğrar. Eskiye ait ne varsa yakılıp yıkılan belde Cumhuriyet döneminde tekrar yapılmıştır. Belde’de 1281-185 yıllarında yaptırılan Ertuğrul Gazi Türbesi, 1414-1420 yıllarında yaptırılan Çelebi Sultan Mehmet Camii, 1903-1905 yıllarında yaptırılan Hamidiye Camii yada diğer adıyla Çifte Minareli Cami, 1903-1905 yıllarında yatırılan Hamidye İdadisi yada Ortaokulu, 1917-1919 yıllarında Hamidiye İdadisi’ne ekolarakyaptırılan Dar-ül Eytam yani Yetimler Yurdu, Dursun Fakıh Türbesi, Etnoğrafya Müzesi, Ertuğrul Gazi Mescidi yada diğer adıyla Kuyulu Mescit ve 1917-1919 yıllarında yaptırılan Kaymakam Çeşmesi yer almaktadır.
Şarapçılık; Anadolu insanlığın keyif ve zevki keşfettiği ilk yıllardan beri şarap kültürünü geliştirip bunu günümüze dek taşımış bir kültüre sahiptir. Şarapçılık üzüm asmasının atası Vitis Vivfera Caucasaica binlerce yıl öncesinde Anadolu’nun doğusunda doğmuştur.
Şirince; Aydın, Selçuk. Selçuk’tan 8 km kadar uzaktadır. İzmir-Aydın yolu üzerinden dönülmektedir. Deniz düzeyinden 300m kadar yukarıda, çanak benzeri bir alanın güney ve batı yamaçlarında kurulmuş şirin bir köydür. Eski bir Rum köyüdür. Köyde birisi restoran diğer ise müze olarak kullanılmakta olan iki büyük kilise yer alır. Rum zamanlarında köyün adı Kırkıca’dır. Adını köyün çevresinde sayıları kırka varan manastırdan aldığı söylenir. Köy zamanında bölgenin bir tür dini ve ticari merkeziymiş. İzmir’in kurtuluşu (9 Eylül) sonrası Efelerin ve Ulusal Ordu’nun kendilerinden intikam alacağı korkusu ile neredeyse tüm köy halkı Yunanistan’a göç etmiştir. Mübadele sonrası 1924’lerde, Yunanistan’ın Selanik kentine bağlı Drama yöresinden olan Mübadil Muhacirler köye yerleşitirlmiştir. Önoloji ve Şarapçılık uzmanı Alman Helmut Krauss’un 1999 yılında Anadolu’nun şarapçılık kültürünü yaşatmak için, köy ürünlerini işlemek ve şarap üretmek amacıyla kurduğu imalathane, daha sonra Almanya Osthofert’de yerleşik şarap fabrikası Goldberg GmbH’ın desteğiyle şarap üretim teknolojisi Şirince’ye getirilmiştir. Helmut Krauss’un iş ortağı Kemal Akgün’dür.
The Hittites: And Their Contemporaries in Asia Minor (1996) by J. G. MacQueen. Thames & Hudson.
The Letters of Younger Pliny (Plinius):
Truva; Troi, Troy (Çanakkale),
Truva; Troy, Troi, (Çanakkale), Homer’ın destanında söz ettiği mistik yer olduğu söylenir. Homer’in öyküsünde adları geçen Kral Priam, Hector, paris ve Güzel Helen’in yaşadığı yerdir. Betimleme ahşap Truva Atı alanın giriş kısmında yer alır.
Tuz Gölü: Van Gölü'nden sonra ülkemizdeki ikinci büyük göldür... Uzunlugu 80 km kadar olan Tuz Gölü'nün genisligi 48 km bulur... Genis bir alani kapsamasina karsilik çok sig bir göldür... Dünyanin en tuzlu göllerinden biridir... Litresinde 329 gram gibi çok yüksek oranda tuz ihtiva etmektedir... Gölün bu özelligini degerlendirerek tuz elde etmek amaciyla kiyilarinda çok sayida tuzla kurulmustur... Bu tuzlalardan elde edilen tuz Türkiye'nin gereksinimi olan tuzun büyük bölümünü karsilamaktadir... Türkiye'nin oldukça kurak bir yerinde yer almasi nedeni ile bu sig bölgelerde çok yogun bir sekilde buharlasma görülür... Dogu kismindaki körfez disinda tümüyle kuruyan gölün tabaninda, kalinligi yer yer 30 santimetreyi bulan mevsimlik bir tuz katmani olusmaktadir... Tuz Gölü'nün en derin yeri sadece 2 metredir. Öteki kesimlerin derinligi sadece santimetrelerle ölçülebilmektedir... Göle dökülen en önemli akarsular "Peçenekozu Deresi" ile "Melendiz Çayi"dir. Cografya bilgileri aynen böyle diyor. Cografya bilgilerine girmemis aci gerçek ise sudur: Tuz gölüne dökülen en büyük akarsu Konya'nin sehir kanalizasyonudur... Çumra yönüne verilen kanalizasyon bu dogrultu üzerinden maalesef herhangi bir aritmaya tabi tutulmadan dogrudan Tuz Gölü'ne akitilmaktadir... Bir milyonu geçen sehir nüfusunun sanayi artiklarini da tasiyan sehir kanalizasyonu bizlere iyotlu ya da iyotsuz tuz olarak geri dönmektedir... Bu faciaya dur demek ve tuzun kokmasina firsat vermemek için her sorumlu vatandasin üzerine düsen görevi yerine getirmesi gerektigi inanci ile bu mesaji ulasabilecegimiz her kisiye gönderelim ve ilgilileri göreve davet edelim... Yoksa hepimizin yemeginde Konyalilarin katkisi olmaya devam edecek.." [Yrd. Doc. Dr. Mustafa Duran, Pamukkale Universitesi, Fen-Edebiyat Fak. Biyoloji Bol. 20017, Tel:+90 258 2134030-1178, Cep:05334361297, Fax:+90 258 2125546. Denizli., Kayıt: Erkan Kiraz, 29.04.05, Email: erkankiraz@yahoo.com, Şirintepe-İzmit].
Üsküdar, İstanbul; Boğaz Tüp Geçidi için kazılar sürerken İstanbul Üsküdar Meydanı’nda bir antik kent e rastlanmış. Devreye arkeologlar girmiş. Kazılarda ulaşılan eserlerin çoğunun paramparça olduğu görülmüş. 1950’lerden itibaren kanalizasyon ve içme suyu borularıyla telefon hatları antik kentin içinden geçirilmiş. Kazılar 2 sonra bitirilecek ve projeye kalınan yerden devam edilecekmiş. [Yazan: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 11.12.04, Şirintepe-İzmit].
Vezirhan: Daskyleion,
Vital Cuınet [V. Cuınet]: La Turquie d’Asie, 1894, Paris, Osmanlı İmparatorluğu’nun Asya vilayetleri üzerine 1890- 1891´de Paris´te dört cilt olarak yayımlanan La Turquie d´Asie adlı eseri yazan Frnasız tarih yazarı. 19.yy’ın sonlarında yazmıştır.
Von der Goltz: Anatolische Ausfluge, 1894, Paris,
W. M. Ramsay: Roman Empire, 1906, London,
W. S. Sewell: Brief Biographies of Famous Man-Woman, 1951, NY,
Will Durant: Caeser and Christ, 1965, NY,
XI.Innocentius: Keçisakalı, bıyıkları ve pek sık değiştirmediği eski püskü giysileriyle “Çileci” namını kazanan Bebedetto Odelscalchi adındaki Papa.
Yahya, Aziz; Aziz Yuhanna, St. Jean, St. John, St. Johannes, Aya Ionnius, Efes’de doğup yaşadığına ve öldüğüne inanılır. Adına Ayasuluk (Selçuk) Tepesi’nde haç biçiminde büyük bir kilise yaptırılmıştır. Kıyametin Yedi Kilisesi’nde söz eder. Bunlar İzmir, Efes, Bergama, Akhisar, Sart, Alaşahir ve Eskihisar’da yaptırılmıştır.
Yalova Kaplıcaları: Suğlak, Trepanun, [Hammer Tarihi],
Yalova: Yaylak-Abad: [Hammer Tarihi],
Yenişehir; Neapolis (Bursa),

© Copyright Hakkı Erkan Kiraz’a Aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Bu yazı ancak kaleme alanın izni alınarak tekrar yayınlanabilir yada dağıtılabilir. © Copyrighted to Erkan Kiraz. All Rights Reserved. This study may be re-copied or re-distributed only with prior consent of its Author. Edited By Erkan Kiraz erkankiraz@yahoo.com on 07.08.04.

0 Comments:

Yorum Gönder

<< Home