Erkan Kiraz's Memoires

Cuma, Temmuz 29, 2005

Türkiye & AB İlişkileri, Turkey & EC Relations; Datas & Knowledges

AB 'Hayır'ı Dikkate Alacak: Hollanda'nın da referandumda AB Anayasası'na 'hayır' demesinin ardından, AB liderliği yazılı bir açıklama yaparak, ''Fransa ve Hollanda'dan gelen mesajları işitiyoruz ve dikkate alıyoruz'' dedi. AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso, AB Dönem Başkanı Lüksemburg Başbakanı Jean-Claude Juncker ve Avrupa Parlamentosu Başkanı Josepp Borrell, yazılı bir ortak açıklama yaptılar. Açıklamada, ''Hollanda vatandaşları da, Fransızlar gibi, AB Anayasası'na 'hayır' demeyi tercih ettiler. Hollanda'da yoğun ve zengin tartışmalar ardından ortaya çıkan bu sonuç, gerekli zamanın ayrılmasıyla yapılacak derinlemesine bir analiz gerektirmektedir" denildi. "AB Anayasası'nın AB'yi daha demokratik, daha etkili ve daha güçlü kılacağına olan inancımız sürüyor" denilen açıklamada, AB üyesi ülkelerin halklarının tamamının bu proje konusunda görüş bildirmelerinin önemine dikkat çekildi. Açıklamada, henüz 14 üye ülkenin anayasanın onayı konusunda görüş bildirmediği hatırlatılarak, 16-17 haziran tarihlerinde, Brüksel'de, AB devlet ve hükümet başkanlarının buluşacağı zirvede, durumun toplu ve derinlemesine bir analizinin yapılmasının yararlı olacağı belirtildi. Açıklamada, ulusal hükümetler, AB kurumları, siyasi partiler, sosyal ortaklar ve sivil toplumun, hep birlikte, uzlaşma içinde, AB projesini ilerleteceklerine olan güven dile getirilerek, ''AB yoluna devam ediyor ve kurumları tam işlemeyi sürdürecekler'' ifadeleri kullanıldı. Schröder'den genel kriz uyarısı. AB Ülkelerinin Tepkisi: Fransa'dan sonra Hollanda'nın da AB Anayasası'nı reddetmesinin ardından AB ülkelerinden tepki açıklamaları geldi. Lüksemburg: AB Dönem Başkanı Lüksemburg'un Başbakanı Jean-Claude Juncker, ''AB artık insanların rüyalarını süslemiyor, insanlar AB'yi bugünkü haliyle sevmiyorlar'' dedi. Almanya: Almanya Başbakanı Gerhard Schröder, Hollanda'da düzenlenen referandumda AB anayasasının reddedilmesinden üzüntü duyduğunu belirterek, anayasa sorunlarının Avrupa için genel bir krize dönüşmemesi uyarısında bulundu. İngiltere: İngiltere Dışişleri Bakanı Jack Straw, Avrupa Birliği Anayasası’nın Fransa'dan sonra Hollanda'da da referandum sonucu reddedilmesinin, AB'nin geleceğiyle ilgili sorunları derinleştirdiğini söyledi. Straw, Başbakan Tony Blair'le kendisinin uzun süredir AB Anayasası’nın İngiltere ve AB için iyi bir anlaşma olduğunu açıkça ifade ettiklerini kaydetti. Fransa: Fransa da, Hollanda'daki referandumun sonucunun, Avrupa projesinin geleceği hakkında büyük kaygılar yarattığını belirtti. Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'ın basın bürosundan yapılan açıklamada, Birliğin kurucu üyesi ve Avrupa'nın yapılanmasında taahhüdü bulunan Hollanda'dan gelen bu yeni olumsuz sonucun, Avrupa projesinin gelişmesiyle ilgili kaygılar, sorunlar ve güçlü beklentiler olduğunu ortaya koyduğu kaydedildi. İspanya: Hollanda'nın AB Anayasası'nı ezici bir çoğunlukla reddetmesinin ardından İspanya Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, bunun Anayasa'nın onaylanması için 'yeni bir zorluk' olduğu değerlendirmesinde bulundu. Hollanda'da AB Anayasası referandumundan ezici bir çoğunlukla 'hayır' çıkmasının ardından Almanya Başbakanı Gerhard Schröder de bir açıklama yaptı. Schröder, Hollanda'da düzenlenen referandumda AB Anayasası'nın reddedilmesinden üzüntü duyduğunu belirterek, Anayasa sorunlarının Avrupa için genel bir krize dönüşmemesi uyarısında bulundu. Schröder, yazılı açıklamasında, Hollanda'daki referandum sonuçlarını saygıyla, ancak aynı zamanda da büyük bir üzüntüyle karşıladığını söyledi. Schröder, hala güçlü bir Avrupa'yı inşa edecek Anayasa'ya gerek olduğunu, Anayasa'nın onaylama sürecinin devam etmesi gerektiğini açıkladı. Almanya Dışişleri Bakanı Joschka Fischer de, liderlerin Fransa ve Hollanda'daki referandumlarda çıkan 'hayır' sonucunu ve nedenlerini analiz etmesi gerektiğini söyledi. "Türkleri durdurmak için mücadele verdik": Hollandalı popülist lider Geert Wilders, Hollanda’da AB Anayasası’na hayır denilmesinin, seçmenlerin Türklerin birliğe kabul edilmesine karşı çıktıklarının da göstergesi olduğunu savundu. Eskiden sağcı bir liberal iken son yıllarda yabancı aleyhtarlığı söylemleriyle dikkati çeken 42 yaşındaki Wilders, bugünkü Corriere della Sera gazetesinde, "Türkleri durdurmak için mücalede verdik" başlığıyla yayımlanan demecinde, "Hollandalıların Avrupa Anayasası’na hayır demiş olmalarından son derece mutluyum" dedi. Wilders, "Avrupa’ya neden bu denli karşısınız?" biçiminde bir soruya karşılık olarak da şunları söyledi: "Bu doğru değil. Ne Avrupa karşıtıyım ne de ırkçı. Üye ülkelerin özgürce karar verebilmeleri koşuluyla, ekonomik işbirliği, ayrıca siyasi işbirliği konularında Avrupa’yı destekliyorum. Ama süper devlet Avrupa biçiminde bir anlayışa karşıyım. Ben, diğer on üye ülkenin birliğe alınmasını, Türkiye ile müzakereleri, avronun dayatılmasını kabul etmiş, aralarında bizim hükümetin de bulunduğu hükümetlere karşıyım. Kendilerine diyeceğim şudur: Seçmenler bu referandumda, kendileri ile yöneticileri arasındaki derin farklılıklar bulunduğuna dair ciddi bir sinyal vermiş durumdadırlar. Bu nedenle de son derece mutluyum".Wilders, Hollandalı yönetmen Theo Van Gogh’un yaşamını yitirmesine neden olan terör saldırısı sırasında tehdit almış bir kişi olarak da tanınıyor. Saldırganın, cinayetin ardından Yönetmen Van Gogh’un göğsüne iliştirdiği yazılı mesajda, kadın milletvekili Ayaan Hirsi Ali’nin yanı sıra Wilders’i de ismen ölümle tehdit ettiği belirtiliyor. Corriere della Sera: İtalya'da yayımlanan Corriere della Sera gazetesi, 'Hollanda'dan Avrupa'ya yeni bir darbe' manşetiyle çıktı. Spot cümlelerinde ise AB Anayasası konusundaki gelişmeler şu ifadelerle betimlendi: ''Fransa'nın ardından bir referandum daha Anayasa'yı sınıfta bıraktı. Gelecek konusunda kaygılı olan Jacque Chirac 'düşünelim' diyor. Hollanda'da AB Anayasası'na hayır diyenlerin oranı yüzde 60'ın üzerinde. Londra'dan Paris'e varana dek, kötümserlik artıyor''. La Repubblica: La Repubblica gazetesi ise Hollanda'daki hayır oylarının çokluğuna da işaret eden bir manşet kullanarak, 'Hollanda'da AB Anayasası'na karşı oybirliği' ifadesini kullandı. Financial Times: İngiltere'nin saygın gazetelerinden Financial Times 'Avrupa Hollanda'nın 'hayır' kararıyla kargaşa içinde' manşetini attı. Haberde, Hollandanın beklenen kararı, Fransanın Anayasa'ya hayır demesinden üç gün sonra AB Anayasası'na büyük darbe vurduğu belirtildi. Gazete, bu iki kurucu ülkenin karşıtlığı, AB Anayasası anlaşmasının birliğe daha etkili ve kesin bir uluslararası profil kazandırma hedefini yaraladı, Hollandalılar % 62 oranında 'hayır' oyuyla AB yönetimiyle kendileri arasında bir uçurum açtı yorumunda bulundu. The Independent: İngiltere'nin bir diğer etkili gazetesi The Independent ise, "Avrupa için şimdi ne yapmalı?" manşetiyle haberi okuyucularına duyurdu. İngiliz gazetesi haberde, Hollanda'nın AB Anayasası'na 'hayır' demesinin ve AB'yi krize ittiğini belirtti. The Independent, Anayasa'ya dört gün içindeki bu ikinci kurucu ülke darbesi, yakın zamandaki uzlaşma ihtimallerini öldürdü ve aynı zamanda İngilterenin de referandum kararını etkiledi yorumunda bulundu. Habere, Hollanda Başbakanı Balkenende bu kararı açık bir mesaj olarak nitelediği ve karardan ötürü büyük hayal kırıklığı içinde olduğunu belirttiği de eklenmiş. Süddeutsche Zeitung: Alman Süddeutsche Zeitung gazetesinin bu bugünkü manşeti, 'ilk büyük hesaplama ikileme gerek bırakmadı' şeklinde. Gazeteye göre, Hollandalılar AB Anayasası'na 'hayır' dedi ve bu gelişmenin arkasından düşünülecek her şey artık daha açık. Alman gazetede, "Hollandalıların sadece %37'si anayasaya 'evet' dedi. Fakat referandum parlemento için bağlayıcı değil" denildi. Le monde: Fransa'nın etkili gazetelerinden Le monde gazetesi de manşetten Hollanda'da yüzde 60'dan fazla oy oranıyla AB Anayasası'nın reddedildiğini duyurdu. Le Monde, Fransa'da yaşananın aksine çıkan sonucun hükümeti etkilemeyeceği yorumunda bulundu. Haberde, Hollanda Başbakanı Balkanende'nin referandum öncesi açıklamalarına da yer verildi. [Milliyet Gazetesi, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 02.06.05, Şirintepe-İzmit].
Norveç Büyükelçiliği'nden Kadın Kuruluşlarına: Paranızı Keseriz: Norveç Büyükelçiliği, TCK’yı tanıtım kampanyası çerçevesinde Türk Kadın Platformu’nun billboardlarda astığı posterlerde büyükelçiliğinin adı yazılmasına tepki gösterdi. Büyükelçilik, kadın örgütlerinden Uçan Süpürge’ye gönderdiği mektupta "Sözleşme ihlali olursa tahsis edilen kaynakları geri çekeriz ve geri ödenmesini talep ederiz" dedi. Uçan Süpürge’ye Norveç Büyükelçiliği Mazlahatgüzarı Torlciv Opland imzası ile gönderilen mektupta örgütün TCK ile ilgili tanıtma kampanyasına katkı sağlayan Norveç Dışişleri Bakanlığı’nın demokratik süreci, kadın-erkek eşitliği ve eşit hakları teşvik eden önlemleri desteklediği belirtilerek şöyle denildi: "Norveç yetkilileri, hiç bir koşulda Türkiye’de siyasi faaliyetlerin sponsorluğunu yapmaz. Dağıtılan ve yayınlanan kampanya posterlerinin bu politika doğrultusunda olmadığı açıktır. Bu nedenle Norveç Büyükelçiliği ve Dışişleri Bakanlığı’ndan sözedilen posterlerin kamusal alandan geri çekilmesi ve yok edilmesi veya Norveç Büyükelçiliği ve Dışişleri Bakanlığı’nın adlarını içeren metninin posterlerden çıkarılmasını talep ediyoruz." Gelecekteki başka kampanyalarda büyükelçilik veya bakanlığın adlarının geçmemesi gerektiğine dikkat çekilen mektupta, örgütten gelebilecek yeni proje önerilerinin, bu talebin ne ölçüde karşılandığına göre değerlendireceği uyarısına da yer verildi. Mektubunun son bölümünde "Bakanlık, bir sözleşme ihlalinin olup olmadığını da inceleyecek ve olursa tahis edilen kaynakları geri çekecek ve geri ödenmesini talep edecek" denildi. [Milliyet Gazetesi, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 09.06.05, Şirintepe-İzmit].
AB'de, Türkiye Gerginliği: Türkiye’nin üyeliği konusundaki çekincelerini açık şekilde dile getiren Fransa, Avrupa Birliği zirvesi öncesi İngiltere’ye karşı yeni bir cephe açtı. Dün Fransa’nın yeni başbakanı Dominique de Villepin tarafından yapılan açıklama, bütçe ve anayasa konusunda zaten gergin olan ortamı daha da gerdi. İngiltere önümüzdeki ay başlayacak AB dönem başkanlığı sırasında önceliğin genişleme konusuna verilmesi konusundaki ısrarını sürdürüyor. Brüksel’deki zirveye yedi yıllık bütçe konusunda herhangi bir anlaşmaya varamadan giden AB üyesi ülkelerin liderlerinin, zirvede bütçenin yanı sıra bir de Türkiye gerginliği yaşamaları bekleniyor. Dün Fransa parlamentosunda konuşan Villepin, Fransa ve Hollanda’daki AB Anayasası referandum sonuçlarının genişlemenin AB vatandaşlarını sarstığını gösterdiğini söyledi. Villepin, “Bulgaristan ve Romanya 2007’de kabul edilmeli. Ama sonrasında yeni gelişmeler konusunu tartışmaya açmalıyız'' dedi. Fransa Başbakanı Villepin, Türkiye’nin adını telaffuz etmedi ama herkes Türkiye’yi ima ettiğini anladı. Londra’da ise İngiltere Dışişleri Bakanı Jack Straw, AB’nin Türkiye ve diğer aday ülkelere taahhütlerinin açık olduğunu ve yerine getirileceğini söyledi. Zirve arifesinde iki başkentte AB'nin genişlemesiyle ilgili birbirine ters düşen bu yaklaşımların, "İngiltere ve Fransa arasında zaten var olan bütçe ve referandum cephelerine üçüncü bir cephe eklendi" şeklinde yorumlara yolaçtı. Barroso'dan Türkiye uyarısı: AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso, önceki gün yaptığı açıklamada ise, Avrupa Birliği’nin Türkiye konusunda aldığı kararlardan geri dönemeyeceğini söylemişti. AB liderlerinin uzlaşmazlık içinde kalmaları halinde AB'nin kalıcı bir krize gireceğini savunan Barroso, AB Anayasası projesine bir şans tanımak gerektiğini belirtmişti. Barroso, referandum sonuçlarının görmezden gelinemeyeceğini de vurgulamıştı. Fransa ve Hollanda referandum sonuçlarının diğer ülkelerde 'bulaşıcı etki' yaptığını belirten Barroso, AB Komisyonu'nun önerilerini şöyle ifade etmişti: Temkinli bir politika izlensin. Bir düşünme süreci başlatılsın. AB Anayasası onay sürecine ara verilsin. "Ulusal çıkarlar kartına oynamanın zamanı değil" diyen Barosso, liderleri AB bütçesi konusunda bir an önce uzlaşmaya çağırmıştı. Barroso, gerekirse bütçenin 2008 yılında yeniden revize edilebileceğini de vurgulamıştı. Tüm devlet ve hükümet başkanlarının sorunlara ciddi bir şekilde eğilmelerini, bunu yaparken ulusal çıkarları ön plana çıkarmamalarını isteyen Barroso zirveyi, ''kaçırılmaması gereken tarihi bir randevu ve uzlaşma fırsatı'' olarak nitelendirmişti. AB zirvesinde genişleme konusunun özel olarak ele alınması beklenmiyor, ancak 17 aralık zirvesinde alınan kararlar teyit edilecek. Türkiye ile ilgili ifadeler sonuç bildirisi taslağından önceden çıkarılmıştı. Zirvede aday ülkeleri bilgilendirme toplantısı yapılacak. Daha önce bakanlar düzeyinde yapılan toplantının son dakikada elçiler düzeyinde yapılmasına karar verildi. Bu nedenle Dişişleri Bakanı Abdullah Gül de Brüksel'e gitmekten vazgeçti. Toplantılarda Türkiye'yi başmüzakereci Ali Babacan temsil edecek. [Metin Güneş-CNNTürk-Londra. Milliyet Gazetesi, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 16.06.05, Şirintepe-İzmit].
Hesaplaşmaya Doğru: Türkiye’yi 15 gün, bilemediniz bir ay süreyle methedip ardından kum torbasına çevirircesine yumruk atıp dövmek -daha önce de değindiğimiz gibi- Batılı dostlarımızın (!?) pek sevdikleri bir meşgaledir. Şimdi ‘Türkiye, Avrupa Birliği’ne bir gün (onun da ne garantisi var ne de süresi belli) üye olmalı mı olmamalı mı?’ tartışmasını tazelediler. Yeni seçilen Papa Hazretleri (!) bu konunun son ama en kesin tavırlı sözcüsü oldu: ‘Türklerin Hıristiyan kökeni yokmuş. Tarihi, kültürü Avrupa’nınkinden farklı imiş. O nedenle Avrupa Birliği’ne üye olması doğru değilmiş.’ Papalık yani Vatikan Devleti, Avrupa Birliği’nin üyesi mi? Değil... Demek ki Papa’nın ‘siyasi’ kimliğinin bu konuyla ilgisi yok. ‘Dini’ kimliğinin ise sadece ilgisi değil, münasebeti de yok... O halde Türkiye’nin AB üyeliğinden ona ne? Papa gitsin, bin yıldır süregelen haksızlıkları nedeniyle öteki kiliselerden; Haçlı Seferleri nedeniyle de insanlıktan özür dilesin. Gönül alsın... Becerebiliyorsa dinini yaysın... Dünyanın her tarafındaki mallarından, ortaklıklarından ve kirli işlerinden tıkır tıkır gelen paraları saysın. Madem ki ‘devlet başkanı’ sıfatı da taşımaktadır, bir defa olsun modern çağın gereklerine uysun. Vatikanı saydamlaştırsın... Dini duygularını siyasi güce çevirdiği 1 milyarı aşkın insana hesap vermek gibi bir borcu olduğunu unutmasın... Ama sadece o değil, Türkiye’nin bir gün AB üyesi olmasını taa 1963 yılında ‘mümkün’ gören ve Ankara Anlaşması’na imza koyan Avrupa Birliği ülkeleri de şimdi ‘Konuyu tartışalım’ demeye başladılar. Neyi tartışacaksınız? Önce karar verip tartışmayı sonra yapmak da yeni bir usul mü? Bildiğiniz gibi önce Fransa bu havayı çalmaya başladı. Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ile onun siyasi rakibi Halk Hareketi Birliği Başkanı Nicolas Sarkozy, ‘Türkiye’ye üyelik yerine imtiyazlı ortaklık statüsü verelim’ demeye başladılar. Onları Almanya’daki anamuhalefet partisi Hıristiyan Demokrat Birliği izledi. Derken oradan buradan, tam anlamıyla çatlak denecek diğer sesler gelmeye başladı. Bu arada, ‘Türkiye’nin AB üyeliğini hak ettiğini’ çok açık ifadelerle söyleyen, o zamanki AB Komisyon Başkanı Romano Prodi’nin bile üyeliğimize karşı sözler söylediği yayınlandı. Daha da önemlisi, AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso da, ‘Türkiye’nin üyeliği meselesini tartışmaktan’ söz etti. Neyse ki henüz bu hava tüm AB ülkelerine yayılmadı. Yayılmadı ama bu yayılmayacak anlamına gelmiyor. O nedenle AB ile açık ve dürüst bir hesaplaşmaya doğru itildiğimizi görmeli ve hazırlıklarımızı ona göre yapmalıyız. Yoksa bu ciddiyetsizlikle ilanihaye devam edemeyiz. [Oktay Ekşi, Email; oeksi@hurriyet.com.tr, Hürriyet Gazetesi, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 24.06.05, Şirintepe-İzmit].
AB Krizine İyimser Bakış: İtalyan Radikal Parti’nin Lideri Emma Bonino, Avrupa Parlamentosu’nun en tutkulu siyasetçilerinden. Daha kimse Afganistan ile ilgilenmezken; Henüz Taliban, insanlık mirası Buda heykellerini parçalamamışken; 11 Eylül olmamışken, Emma Bonino Taliban rejiminin kadınlara yönelik baskılarına karşı dünya çapında kampanya başlatmış ve Afganistan’ı unutulmuşluğundan sıyırarak gündeme sokmuştu. Biz onu, 17 Aralık öncesinde bir grup Avrupalı liderle birlikte, Türkiye hakkında yazdığı rapordan tanıyoruz. Türkiye’nin Avrupa Birliği için önemli olduğunu vurgulayan raporu ellerine alıp, Avrupa başkentlerini dolaşmışlar ve müzakerelerin başlaması gerektiğini savunmuşlardı. Bonino, bu hafta başında İstanbul’daydı. TESEV’in düzenlediği Ortadoğu’da kadının kamu hayatına katılımı konulu toplantı için gelmişti. Bu sayede kendisiyle Avrupa’nın krizini de konuşma fırsatı buldum. Dikkate değer değerlendirmeler yaptı. ‘Bu çok uzun bir süreden beri beklenen bir krizdi’ diyor Bonino, ‘Avrupalı politikacılar son on yıldan beri siyaset yapmak yerine, saklanmayı tercih ettiler.’ Bunun ne anlama geldiğini açıklarken, bugüne kadar hiçbir Avrupalı politikacının globalleşmenin ne anlama geldiğini halka anlatmadığını söylüyor. Yabancı işçilerin ne kadar gerekli olduğunu, onlar giderse ekonomilerin kilitlenebileceğini halka itiraf etmediklerini ekliyor. ‘Genişleme konusu da aynı şekilde halk için büyük bir soru işareti’ diyor. Bonino, bu krizden memnun. ‘Nihayet bu kriz sayesinde, politikacılar halklarıyla yüz yüze gelecekler ve sorunlara çözüm üretecekler. Brüksel bürokrasisinin dönemi kapanıyor. Halkların Avrupası dönemi başlıyor.’ İtalya’da tüp bebek sahibi olmanın serbest bırakılması için mücadele eden ama Kilise’nin engelini aşamayan Bonino, Avrupa’daki Müslüman karşıtlığına çok ilginç bir açıklama getiriyor: ‘Avrupa’da laik siyasi liderlik zayıfladı. Doğan boşluğu din adamlarının hiyerarşisi doldurdu. Köktendinci İslami hareketlerin karşısına Avrupa, siyasi çözümle çıkacağına, köktendinci Hıristiyanlıkla çıkıyor. Oysa köktendinciliğin karşısına laik demokrasiyi koymalıydık.’ Ya Türkiye? Avrupa kamuoyunun bugün Türkiye’yi tartışması da ‘Çok iyi bir şey’ Bonino için. ‘Bu tartışma ön yargıları aşmada çok yararlı olacak. Eğer Avrupa Birliği’nin kuruluş amacını yani barış, istikrar ve refah bölgesi yaratma yolunda yürümesini istiyorsak Türkiye mutlaka AB içinde olmalıdır. Küreselleşen dünyada laik demokratik Türkiye ile, kuruluş amacına sadık Avrupa’nın yolları mutlaka kesişecektir.’ Bonino, ‘Türkiye’nin gücü laik olmasından ileri geliyor. Bunu korumalı Türkiye’ diyor ‘Bu Türkiye bizim için yani Avrupa Birliği’nin geleceği için çok önemli. Ben Avrupa’yı Türkiye için bir şart olarak görmüyorum. Sizin geleceğiniz parlak.Türkiye, Avrupa’nın hedefine ulaşması için gerekli.’ ‘O yüzden’ diye devam ediyor ‘Türkiye, Avrupa’nın krizine bakıp mücadelesini gevşetmemeli. Avrupa bu krizi aşacak. Unutmayın, Avrupa krizleri aşarak gelişti.’ Kriz ile ilgili son günlerin en iyi yorumun yapıyor Emma Bonino. [Ferai Tınç, Email; ftinc@hurriyet.com.tr, Hürriyet Gazetesi, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 24.06.05, Şirintepe-İzmit].
Tek Dişi Kalmış Fehriye: Belçika'nın Fehriye Erdal'a neredeyse 'Meryem Ana' muamelesi yapması, Batı'yı doğru okumak için taze bir fırsat. Tabii bu muamele görünürde yargı erkiyle ama gerçekte çok daha karanlık bir manivela ile yürütülür. Her zamanki 'ne yapalım yargı bağımsızdır' üfürüğü Batı'nın Doğu'ya sürekli satabildiği bir yalandır. Avrupa'nın 'öteki'ne yönelik bu fasılasız sahteciliğini Feriye fırsatı ile kökünden okuyabilmek için biraz geriye, Özdemir Sabancı'nın öldürüldüğü günlere gidelim: Hatırlayanlar vardır; profesyonel 'komplo' tefsirciliği yapanlar bu cinayet hakkında değişik yorumlarda bulunmuştu. Bunlardan hakiki bir profesyonel olan Mahir Kaynak'a göre Özdemir Sabancı cinayeti aslında Sakıp Sabancı'ya verilen çok ağır bir mesajdı. Zira merhum Sakıp Sabancı hazırlattığı rapora uyarak Güney Doğu için 'Bask modeli'nden söz etmişti. Bu da resmi ve sivil 'millici' kurumlarca tepki ile karşılanmış, mesela rahmetli Türkeş gazaba gelmişti. O sırada Mahir Kaynak ile hemen hemen aynı anda bu fakir de bir 'amatör komplo tefsircisi' olarak yazdığım organda ve görüşümü soran bir iki mecrada başka bir yorum yapmıştım. Kanaatimce Sabancı, ağabeyi 'Bask Modeli'nden dem vurduğu için öldürülmemişti. Olayın arkasında Avrupa motorlu taşıt üreticilerinin parmağı olabilirdi. Zira merhum Özdemir Sabancı edindiğim duyumlara göre Toyota ile birlikte büyük bir hamleye hazırlanıyordu. Sakarya'yı su kanalı haline getirip Karadeniz'e döküldüğü yere dev bir liman yapmak, Türkiye'nin AB ile 'Gümrük Birliği' içinde bulunmasından yararlanıp yılda bir milyon Japon aracını Avrupa'ya salacaklardı. Gümrüksüz Japon arabaları hayli ucuz olacak ve Avrupa otomotiv sanayini büyük zarara uğratacaktı. Böyle demeye getirmiş ama Mahir Kaynak'ın tefsirini öğrenince kendi yorumumu bana çok akılcı görünmesine rağmen- rafa, kafamın içinde bir yere defnetmiştim. Kaynak'tan daha iyi mi bilecektim? Belçika ile Fehriye muhabbetinin son merhalesinde kafamdaki fikir mezarını eşeleyip eski yorumumu geri çağırmak zorunda kaldım. Adamlar sanığı iade etmedikleri gibi şimdi de Sabancı ailesinin 'katili bari siz yargılayın' başvurusunu da reddediyorlar. Başta da ifade ettiğim gibi bütün bu 'katil korumacılığı' Batı'nın geleneksel 'bizde yargı bağımsızdır' üfürüğü ile gayet pişkin bir biçimde sürüp gidiyor. Daha önce genel bir arama sırasında da sergilenen 'katil korumacılığı' üstüne bu sütunlarda Batı'ya yönelik eleştirilerim bağlantılı terör örgütünü çok kızdırmış, cezaevindeki hücre liderlerine pek edebi küfür ve tehditler yazdırtmıştı. Resmi denetimden geçerek gelebilen bu nazik tehdit mektuplarında en çok, Türkiye'ye getirilecek bir sanığın işkence göreceği ve cezaevlerinde infaza tabi tutulacağı hususu üzerinde duruluyordu. İşte şimdi bu risk yok ama Belçika'nın kutsal (!) yargı erki Fehriye korumacılığını sistematik olarak sürdürüyor. Her türlü ilkelliğe dönüş yeteneği açısından Avrupa dünyanın en bereketli coğrafyasıdır. Sistematik ırkçılığın beşiği olan bu toprakların adeta 'adaletin cenneti' olduğu yolundaki yaygın kanaat, aslında sadece içe dönük bir duyarlılığın evrensel bir örnek diye pazarlanmasından kaynaklanmaktadır. Gönülden veya cepten Batı havarilerinin halkımıza yaptığı 'hukuk diyarı Avrupa' propagandasını etkin kılan da bu çarpıtmadır. Doğrusu Avrupa yargı çarkı kendi insanına karşı olabildiğince adil davranma konusunda hakikaten mükemmele yakındır. Fakat aynı çark 'öteki'ne karşı adeta mutlak bir kararlılıkla daima haksızlık yapmaya şartlandırılmıştır. Bunu kanıtlayan sayısız kesinleşmiş dvar. Avrupalı değilseniz, oralarda açacağınız yüzdeyüz haklı bir dı muhakkak kaybedersiniz. Buna beş tane bile istisna gösterilemez. Batı'nın en uygar ülkelerinden biri olan Norveç'li hakimin -hem de baktığı dava ile ilgili olarak- Türk işadamına söylediği sözler Batı'nın yargı ahlakını simgeler. (Norveç Orman İşletmesi sözleşme yaptığı bir Türk'ün anlaşmalı malını üç kuruşluk fiyat farkının cazibesiyle başka bir Türk'e satmıştı. Hukuken o yaklaşık 4 milyon mark tazminat ödemesi gerekiyordu.). -Sen haklı olabilirsin ama Norveç'in Türkiye'ye bağışlayacak 4 milyon Markı yoktur. Batılı kendi insanına adil, başkasına zalimdir. Mehmet Akif'in 'tek dişi kalmış canavar' tanımına bütün batı devletleri her an tekrar tekrar müstahak olabilir. Bu yüzden Batı ile ilişkilerini bu değişmez kurala göre düzenlemedikçe her zaman pişman olmaya mahkûmdur. [Ömer Lütfü Mete, Sabah Gazetesi, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 24.06.05, Şirintepe-İzmit].
Financial Times: Türkiye Müzakereleri Ertelenecek, Kapılar Kapanabilir!: Financial Times'ta çıkan değerlendirmede İngiltere'nin dönem başkanlığında başlaması planlanan Türkiye ile üyelik görüşmelerinin kesinlikle erteleneceği ve AB'de kapıların Türkiye'ye kapanabileceği yer aldı. İngiltere Başbakanı Tony Blair’in, AB Zirvesi’nde bütçe konusunda anlaşmaya varılmasını engelleyerek büyük destek verdiği Türkiye’nin AB üyeliği hedefine bu kez "zarar" verdiği öne sürüldü. Financial Times gazetesi, "AB, Türkiye’ye kapılarını kapatırsa sürpriz olmaz" yorumunu yaptı. Ekonomi gazetesi Financial Times, Wolfgang Munchau ve Amity Shlaes imzalı bir haber yorumunda İngiltere Başbakanı Tony Blair’in AB Zirvesi’nde takındığı tutumu sert dille eleştirildi. Bazı ülkelerin küçük bir para miktarı karşısında birçok siyasi önceliğini feda etmeye hazır oldukları belirtilen yazıda Blair’in AB’den 2.5 milyar euro iadesi için İngiltere’nin dört siyasi hedefi feda edeceğini öne sürdü. Financial Times, Blair’in feda edeceği ilk hedefin genişleme olduğunu belirterek şu yorumunu yaptı: "Bunların başında Avrupa Birliği'nin genişlemesi geliyor. Anayasa ve bütçesiz bir Avrupa Birliği, İngiltere'nin dönem başkanlığında başlaması planlanan Türkiye'yle üyelik görüşmelerini, kesinlikle erteleyecektir. Fransa ve Almanya'da Türkiye'nin üyeliğine karşı artan muhalefet karşısında, Avrupa Birliği bugün kapılarını Türkiye'ye kapatsa şaşırmam." Katılım antlaşmalarını yapmış olan Bulgaristan ve Romanya’nın üye olmayabileceğini de öne süren gazete, Blair’in zarar verdiği diğer hedefleri anlatırken Blair tarafından ortadan bırakıldığını hisseden Doğu Avrupa ülkelerinin Fransız Cumhurbaşkanı Jacques Chirac’ın kucağına itildiğini yazdı. Blair’in Avrupa’da yapılması istediği ekonomik reformun büyük bir olasılığının raydan çıkacağını savunan gazete, Blair’in tutumu nedeniyle Alman Hristiyan Demokrat lideri Angela Merkel ve Chirac’ın rakibi Fransa İçişleri Bakanı Nicolas Sarkozy’in Blair ile stratejik bir ittifak kurmalarının imkansız haline geldiğini de öne sürdü. Financial Times, AB’nin sonunda yaralarını saracağını ancak İngiltere’nin artık çözümde merkezi bir rol oynamasının zor olduğunu savundu. [Hürriyet Gazetesi, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 20.06.05, Şirintepe-İzmit].
Papa: Türkiye Avrupa’nın Aksine Hıristiyan Değil: Roma Katolik Kilisesi'nin ruhani lideri Papa 16. Benediktus, papalık tahtına oturmasının ardından kaleme aldığı ilk kitabında, Türkiye'nin AB'ye üyelik sürecine de değindi. “Kültürler Krizinde Benediktus Avrupa'sı” (L'Europa di Benedetto nella crisi delle culture) adını taşıyan, bugün basına tanıtılacak kitabında 16. Benediktus, Türkiye'nin Avrupa ülkelerinin aksine Hıristiyan kökenlere sahip olmadığına işaret ediyor. İtalya'daki özel haber ajanslarından Apcom, 16. Benediktus'un yeni kitabını konu alan haberinde, “Papa, Türkiye'nin AB'ye girişi konusu üzerinde düşünmeye davet ediyor” başlığını kullandı. Habere göre Papa, başlığında Katolik Kilisesi'nin “Avrupa'nın koruyucusu” olarak algıladığı Aziz Benediktus'a atıfta bulunduğu yeni kitabında, Türkiye'nin ait olduğu alan için, “Hıristiyan kökenlere sahip olmayan, İslam kültüründen etkilenmiş bir ülke, daha doğrusu kültürel bir ortam” ifadelerini kullandı. “Daha sonra Atatürk, Avrupa'daki Hıristiyan dünyada oluşmuş laikliği nakletme girişimiyle, bu Türkiye'yi laik bir devlete dönüştürmeye çalışmıştır” diyen 16. Benediktus'un, “Avrupa'nın kimliğini, sadece aynı aydınlanmacı kültürün içerik ve normları belirleyebilir. Bu kriterleri kendi kriterleri haline getiren her ülke Avrupa'ya ait olabilir” görüşünü savunduğuna işaret edildi. 16. Benediktus'un, yeni kitabında, “demokrasi ve insan haklarının dünyanın her yerinde kabul görmesi” dileğinde bulunduğu da kaydedildi. Papa, yeni kitabının, geçen Perşembe günü Corriere della Sera gazetesi tarafından yayımlanan kısa bölümünde ise Avrupa'nın Hıristiyan kökenlerininin AB Anayasası'nda açıkça belirtilmemiş olmasını bir “eksiklik” olarak nitelemesiyle dikkati çekerek, konuya ilişkin yaklaşımını şu sözlerle özetlemişti: “(Hıristiyan kökenlerin belirtilmesiyle) Kim incitilmiş olacak? Kimin kimliğine karşı bir tehdit teşkil edilmiş olacak? Bu konuda herkes tarafından kolayca ileriye sürülmekte olan Müslümanların kendilerini tehdit altında hissetmeleri daha ziyade, bizim Hıristiyan ahlaki temellerimiz karşısında değil, kendi temellerini inkar eden seküler kültürün kinizmi karşısında gerçekleşmektedir. Avrupa'nın Hıristiyan kökenlerine atıfta bulunulmasından Musevi yurttaşlarımız da incinmemektedirler. Zira bu kökenler Sina Dağı'na kadar uzanmakta; Tanrı'nın dağda işittirdiği sesinin ve beraberce paylaştığımız On Emir'le insanlığa bahşedilmiş ana yönelimlerin izlerini taşımaktadır.” Vatikan Yayınevi ve “Sublacenze Vita e Famiglia” Vakfı Yayınları tarafından ortaklaşa yayınlanan 144 sayfalık eserin, yarın bir basın toplantısıyla tanıtılması bekleniyor. İtalyan devlet televizyonun ünlü gazetecilerinden Bruno Vespa yönetiminde gerçekleştirilecek tanıtım toplantısına, İtalya Senato Başkanı Marcello Pera'nın yanı sıra İtalya Katolik Piskoposlar Kurulu Başkanı Kardinal Camillo Ruini'nin de katılacağı belirtildi. Papa'nın yeni kitabının başındaki takdim yazısının ise Pera tarafından kaleme alındığı öğrenildi. [Hürriyet Gazetesi, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 21.06.05, Şirintepe-İzmit].
ABD-AB Zirvesi Washington'da Yapıldı: ABD Başkanı George W. Bush, ABD'nin özgürlük ve demokrasinin yayılmasında bir ortak olarak gördüğü güçlü bir Avrupa Birliği'ne (AB) kuvvetle destek verdiğini söyledi. Bush, Washington'da gerçekleştirilen yıllık ABD-AB zirvesi çerçevesinde, AB dönem başkanı Lüksemburg Başbakanı Jean-Claude Juncker ve Avrupa Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso ile birlikte basın toplantısı düzenledi. ABD Başkanı, AB liderleriyle görüşmesinden son derece memnun kaldığını ve birçok önemli konuyu konuşma imkanı bulduklarını belirterek, sözlerini şöyle sürdürdü: “Görüşmelerimiz, ABD-AB ortaklığının ne kadar önemli olduğunu ve bu ortaklığın ortak değerlere dayandığını, bütün, özgür ve barış içinde bir Avrupa'nın inşasına yardım eden bir ortaklığımız olduğunu bana bir kere daha hatırlattı. ABD; özgürlük, demokrasi, güvenlik ve refahın bütün dünyada yayılması yönünde bir ortak olarak güçlü bir Avrupa Birliği'ni desteklemeye devam ediyor. Bu liderlere, dostlara vermek istediğim mesaj, bizim güçlü bir Avrupa istediğimiz ve böylece önemli hedeflere ulaşabilmek için birlikte çalışabileceğimizdir. Bu hedeflerden en önemlisi, barışın yayılması için özgürlüklerin ilerletilmesidir.” Ortadoğu: Ortadoğu barışı, İsrail ve Filistin'in barış ve güvenlik içinde yan yana iki devlet olarak var olabilmesi, Afganistan, Ukrayna, Gürcistan, Balkanlar, terörizm, Sudan'daki gelişmeler, Ortadoğu ve Irak konularını ele aldıklarını anlatan Bush, Irak konusunda daha önce var olan görüş ayrılıklarına rağmen bunların artık geride bırakıldığını ve herkesin Irak demokrasisinin başarısını istediğini kaydetti. Bush, AB'nin 23 üyesinin Afganistan'a, 12 üyesinin Irak'a asker gönderdiğini hatırlattı ve bundan duyduğu memnuniyeti dile getirdi. İran: İran konusunda ise AB üyesi Almanya, İngiltere ve Fransa'nın girişiminden övgüyle bahseden Bush, bu ülkelerin liderlerinin İran'a, nükleer silah geliştirmesinin hoş görülemeyeceği yönünde açık bir mesaj taşıdığını kaydetti. Ticaret: ABD ile AB arasında yıllık trilyonlarca dolarlık ticaretin gerçekleştiğini belirten Bush, bu ticaretin, hem AB'de, hem ABD'de istihdam yarattığını ve bunun da önemli olduğunu belirtti. Ticarette ABD ile AB arasındaki tartışmalara değinen Bush, ”Biz adil ve serbest ticarette kararlıyız” dedi. Bush, Çin'in Dünya Ticaret Örgütü kurallarına uymasının önemi hakkında da AB liderleriyle görüştüğünü belirtti. AB'deki kriz: AB dönem başkanı Lüksemburg Başbakanı Juncker de, Washington'daki görüşmelerden memnun kaldıklarını belirterek, “en güçlü müttefikimizi, Avrupa Birliği'ndeki son gelişmeler ve olaylarla ilgili bilgilendirdik. Fransız ve Hollandalıların son anayasa referandumuna 'Hayır' demelerinin ne anlama geldiğini detaylarıyla anlattık. Bütçe konularında Başkan'ı bilgilendirdik” dedi. Juncker, AB'nin 2007-2013 bütçesinin finansal kısmıyla ilgili son AB zirvesinde anlaşma sağlanamadığını hatırlattı ve bu konuda Bush'a bilgi verirken, “Avrupa'nın dizleri üzerine çökmediğini, ABD'yi sadece stratejik bir ortak olarak görmekle kalmayıp en önemli ortağı olarak gördüğünü” ifade ettiklerini aktardı. Irak'ta işbirliği: Juncker, Irak konusunda ABD ile bazılarının farklı fikirlere sahip olduğunu, ancak özgürlük ve demokrasinin ilerletilmesinde ABD ve AB'nin Irak'ta işbirliği yaptığını kaydetti. AB Komisyonu Başkanı Barroso da, konuşmasında, “Avrupa ile ABD birlikte çalıştığı zaman dünyanın daha iyi bir yer olduğuna inanıyoruz. Sonuç elde edebiliyoruz. Ukrayna ve Lübnan'da demokrasiyi birlikte ilerletebildik. Şimdi de Irak uluslararası konferansını gerçekleştireceğiz. İran ve Ortadoğu konusunda yakın işbirliğimizi sürdüreceğiz” dedi. Barroso, ekonomik işbirliğinin önemine de işaret ederek, ABD ile AB arasındaki günlük ticaretin 1,8 milyar doları bulduğunu kaydetti ve ”Bu durum bizim ilişkimizin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor” diye konuştu. Barroso, “AB, ABD'nin çok güçlü ve güvenilir ortağı olarak kalmayı sürdürecek” dedi. [Hürriyet Gazetesi, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 21.06.05, Şirintepe-İzmit].
AB’de Türkiye Tartışması: Olli Rehn: 3 Ekim kararı değişmez: AB Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu Üyesi Olli Rehn, Türkiye ile üyelik müzakerelerinin 3 Ekim’de başlayacağını belirterek ‘karar değişmez’ dedi. Rehn, AB’de yaşanan krize karşın genişlemenin sürmesi gerektiğini söyledi, ancak Türkiye ile müzakerelerin başlaması için insan haklarında iyileşme ve Ankara Antlaşması’nı AB’nin Rum Kesimi dahil, yeni üyelerine genişleten protokolün onaylanması gerektiğini söyledi. FT: Blair, Türkiye’ye zarar Verdi: İngiliz Financial Times gazetesi, İngiltere Başbakanı Tony Blair’in, AB Zirvesi’nde bütçe konusunda anlaşmaya varılmasını engelleyerek büyük destek verdiği Türkiye’nin AB üyeliği hedefine bu kez ‘zarar’ verdiğini yazdı. FT, ‘AB, Türkiye’ye kapılarını kapatırsa sürpriz olmaz’ yorumunu yaptı. Blair’in AB’den 2.5 milyar Euro iadesi uğruna, İngiltere’nin, Türkiye’nin üyeliği de dahil siyasi hedeflerini feda ettiğini belirtti. Erdoğan ‘hayır’ diyebilir: İtalyan Il Giornale gazetesi, AB’deki krizle birlikte genişlemenin dondurulma aşamasına gelmesini yorumladığı yazısında, ‘AB Anayasası’nın Fransa ve Hollanda’da reddedilmesi sonrasında, Türkiye üzerinde oynanan oyunlar Başbakan Tayyip Erdoğan’ı bıktırdı. Şimdi Türkiye, AB’ye rest çekip hayır diyebilir’ diye yazdı. ‘La Repubblica’ gazetesine konuşan AKP yöneticisi Şaban Dişli ‘Onlar bizim için referandum yapmadan belki biz AB’yi isteyip istemediğimizi toplumumuza sorabiliriz’ dedi. Papadopulos: Gümrük Birliği tanıma değildir: Türkiye stratejilerini Ankara’nın AB üyelik sürecine bağlayan Yunanistan ve Kıbrıs Rum yönetimi, AB’nin kendi içinde krize girmesi nedeniyle büyük bir panik yaşıyor. Bugüne kadar ‘Gümrük Birliği fiili tanımadır’ diyen Kıbrıs Rum Yönetimi lideri Tasos Papadopulos 180 derece çark ederek, ‘Türkiye Gümrük Birliği ile bizi tanımış olmayacak’ dedi. [Hürriyet Gazetesi, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 21.06.05, Şirintepe-İzmit].
Sonunda AB Olsa da, Olmasa da!: Kimine göre Türkiye'nin Avrupa rüyası bitti! Tarihinin en derin krizine yuvarlanmış Avrupa Birliği, Türkiye'ye de kapıyı gösterecekmiş... Öyle diyorlar. Sanmıyorum. Bugün için yok böyle bir ihtimal. AB'nin büyük bir kimlik krizine yuvarlandığı, bir süre kendi derdiyle uğraşacağı elbette doğru. Yakın geleceğinin belirsizliklerle dolu olduğu konusunda kuşku yok. AB'deki krizin nedenlerinden biri de Türkiye, bu da malum. Avrupa'da Türkiye'ye karşı olan güçlerin şu sıralar yükselişe geçtiğini de kimse yadsımıyor. Bu açıdan iki ülke öne çıkıyor: Almanya'yla Fransa. İlkinde, Sosyal Demokratlar iniyor, Muhafazakarlar çıkıyor. Öbüründe, Chirac havlu atıyor, Sarkozy soyunuyor iktidara. Schröder - Chirac'ın yerini zamanla Merkel - Sarkozy ikilisinin alması yakın ihtimal. Bu ikili, Türkiye için üyelik değil, imtiyazlı ortaklık modelinden yana. Ama onlar istiyor diye, bugüne kadar AB'nin bizimle ilgili hiçbir resmi belgesinde yer almayan imtiyazlı ortaklık olacak değil. Şunu da unutmayın: AB Konseyi'nde bu kararlar oy birliğini gerektiriyor. Türkiye'nin son tahlilde üyeliğini öngören karar da öyle. Değişebilmesi için de oybirliği şart. Bu da mümkün değil bugün için... Peki, Türkiye karşıtlarının eli güçlenmiyor mu? Sır değil, güçleniyor. Ama bir kenara yazın: Türkiye'nin Avrupa rüyası bitmiyor! Herşeyden önce bu bir rüya değil, Türkiye'nin uygarlık hedefidir. Atatürk'ün önümüze koyduğu çağdaş uygarlık yoludur. Avrupa Birliği olsa da, olmasa da bu böyledir. İkincisi, Türkiye'ye kapı gösterilmiyor, gösterilemiyor. 3 Ekim tarihi geçen yıl 17 Aralık AB Zirvesi'nde oy birliğiyle alındı. Bozulması da oy birliğini gerektirir. Tarihinin en büyük kriziyle uğraşmakta olan AB'den böyle bir mutabakat çıkamaz. Nitekim, Türkiye'yle üyelik müzakerelerini öngören 3 Ekim kararına uyulacağını belirten genel bir ibare geçen haftaki zirve metninde de yer aldı. Ayrıca, hem Komisyon yetkilileri, hem de örneğin Chirac 3 Ekim konusunda herhangi bir değişikliğin söz konusu olmadığını belirttiler. Türkiye'yle ilgili olarak özellikle Fransız siyaset adamlarından kulaklara çarpan vozurdamalara gelince... Sürpriz değil hiçbiri. Şu dönemde daha yüksek sesle bağırmaları, iç politikada debelendikleri kendi çıkmazlarından kaynaklanıyor. Ancak buraya kadar yazdıklarım bir yanlış anlamaya meydan vermesin. Türkiye'nin AB yolu bundan böyle daha engebeli olacak. Ben de hayal kurmuyorum. Kimileri, 3 Ekim sonrasındaki müzakere sürecinde hayatımızı çekilmez hale getirmek için ellerinden geleni yapacaklar. Uluslararası bir toplantıda tanıştığım Güney Kıbrıslı bir Rum diplomatı anımsıyorum. "Çin işkencesine hazır olun!" demişti... Ama şunu da bilin: AB, bugünkü krizin içine yuvarlanmamış olsaydı bile, işimiz yine zor olacak, yıllar alacaktı. Şimdi biraz daha zorlaşacak, evet öyle. Avrupa'da bazı başkentler, bazı odaklar tarafından, bize "Böyle AB olmaz olsun, alın başınıza çalın!" dedirtmek için yolumuza birçok tuzaklar kurulacak. Bunlara hazırlıklı olalım. Provokasyona gelmeyelim. Bu açıdan Ankara'da hükümet, Dışişleri neyin ne olacağı konusunda hayal kurmuyor. Gerçekçi bir hava var. 3 Ekim ve sonrası için sıkıntıların neler olabileceğini göz önünde tutan alternatif senaryolar oluşturuluyor. "Uyum protokolü imzalanmasın!" gibisinden olmadık çıkışlarla puan toplayacağını sananlara itibar edileceğine dair herhangi bir belirti yok. Kısacası: Pusula şaşmasın! Türkiye'nin önünde bir yol haritası var. Bu yol haritası, Türkiye'nin uygarlık sınavıdır; kalkınma sınavıdır; tepeden tırnağa değişim sınavıdır. Ve Türkiye'nin bu sınavı, Avrupa Birliği projesi ile örtüşmektedir. Önemli olan da budur. On, on beş, yirmi yıl sonra AB nerede olur diye felaket senaryoları yazmak yerine, sonunda AB olsa da olmasa da, Türkiye'nin bu yol haritasındaki büyük yürüyüşünü devam ettirmesi, yani pusulasını şaşırmamasıdır tarihsel önceliği... Avrupa yazılarının ikincisi yarın. [Hasan Cemal, Email; h.cemal@milliyet.com.tr, Milliyet Gazetesi, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 21.06.05, Şirintepe-İzmit].
AB'ye Tam Üyelik İçin 'Ayak Diremek' Gerek: Önce kendimize şu soruyu sormalıyız: Avrupa Birliği'nden "tam üyelik için görüşmelere başlama tarihi almak" gibi bir hedefimiz olmasaydı, Türkiye son üç yılda yaptığı reformları yapabilir miydi? Sadece biz değil, neredeyse bütün dünya biliyor ki böyle bir hedef olmasaydı, Türkiye'nin demokratik düzeni bugünkünden çok daha geride olacaktı. Türkiye gerek içeride ve gerekse dış politikada son yıllarda attığı bütün adımları, bu hedefin zorlanmasıyla gerçekleştirdi. Kopenhag kriterlerine uyma çabası bütün bu sürecin en önemli dinamiğini oluşturdu ve Türkiye, bu çabalarının bir sonucu olarak önümüzdeki ekim ayında Avrupa Birliği ile tam üyelik müzakerelerine başlayacak. Türkiye etkilenir!: Öte yandan bu süreçte hiç de hesaplamadığımız başka gelişmeler oldu. Fransa ve Hollanda'da yapılan halk oylamalarında ortak Avrupa Anayasası'na "hayır" sonucu çıktı. Avrupa'nın "siyasi birliği derinleştirmek" hedefi, bu sonuçtan ciddi bir zarar görmüş bulunuyor. Anayasaya verilen "hayır" oylarında, birinci derecede değilse bile Türkiye'nin tam üyeliğine karşı çıkma fikrinin payının olduğu da bir başka gerçek olarak önümüzde duruyor. Bunun sonucu, Avrupa'nın genişleme sürecinin de askıya alınması demek ki, bu da Türkiye'nin üyeliği ile ilgili süreci yakından ilgilendiriyor. Oylamaların ardından ortaya çıkan "bütçe krizi" de mehmet.yilmaz@milliyet.com.tr 'nın siyasi birliğini derinleştirme çabasına vurulmuş bir başka darbe.. Bunlar, Avrupa Birliği fikrinin siyasi değil, ekonomik yönde gelişebileceğini gösteren ipuçları. Nitekim İngiltere Başbakanı Blair'in bu hafta Avrupa Parlamentosu'na yapacağı sunumda, siyasi birliğin değil, pazar odaklı bir birliğin savunmasını yapacağı bildiriliyor. Bütün bu gelişmelerin Türkiye'de, Türkiye'nin AB üyeliğine karşı çıkan çevreleri memnun ettiği de bir başka gerçek. "Ne kadar çabalarsak çabalayalım, Avrupa Birliği'ne giremeyeceğiz" düşüncesi yaygınlaşacak ve esasen bu tür konularda son derece kırılgan olan kamuoyunu etkileyecek. Unutmamak gerekiyor ki, morali çabuk bozulan bir ulusuz ve reformları gerçekleştirip titizlikle uygulayabilmek her şeyden önce morali yüksek bir kamuoyu gücüne ihtiyaç duyuyor. Nasıl bir ülke istiyoruz?: İşte tam bu noktada kendimize sormamız gereken bir başka soru var: Biz nasıl bir ülkede yaşamak istiyoruz? Ekonomisi ve demokrasisi gelişmiş bir "Batı" ülkesinde mi, yoksa Ortadoğu'nun ve Orta Asya'nın bazı bölgelerindeki gibi tecrit edilerek içine kapanmış, sınırlı bir demokrasiyle avunan ve dünya ekonomik sisteminden kopuk olduğu için bir türlü gelişemeyen bir ülkede mi? Aslına bakarsanız sorunun ikinci bölümündeki gibi bir ülkede uzun süre yaşadık. Nasıl bir şey olduğunu dünyanın birçok yerindeki insanlardan çok daha iyi biliyoruz. Dışa kapalı küçük bir ekonominin ve o zamanki deyişle "cici demokrasi"nin bize neler verebileceğini biliyoruz. Hedeften şaşmamalı..: Bundan sonra nasıl bir yol izleyeceğimize karar verebilmemiz bu nedenle güç değil aslında. Geçmişe hastalıklı bir özlemle bağlı olmayanlar için ne yapılması gerektiği bu durumda kendiliğinden ortaya çıkıyor: Hedeften şaşmamak.. Demokrasimizi geliştirmek, ülkemizdeki yasal mevzuatı Avrupa'nın gelişmiş ülkelerindekine benzer ve paralel hale getirmek, Avrupa Birliği'ne tam üyelik için ayak diremek! [Mehmet Yılmaz, Email; mehmet.yilmaz@milliyet.com.tr, Milliyet Gazetesi, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 21.06.05, Şirintepe-İzmit].
AB Korkusu: Türkiye'nin AB hedefi hayal olursa, siyaset ve ekonomi bundan nasıl etkilenir? Reformların hız kesmesi sonucu liberal demokrasinin geleceği tehlikeye girer mi? AB liderlerinin, Fransa ve Hollanda referandumları ardından 'Büyük Avrupa' idealinin geleceği konusunda uyandırdıkları kuşku ve 'genişlemeye karşı' tutumun sonucu olarak Türkiye'nin tam üyeliğinin belirsizliğe girmesi, yeni senaryoları tartışmaya açıyor. Washington'daki Brookings Enstitüsü Türkiye Programı Direktörü Dr. Ömer Taşpınar'ın Radikal'de yayımlanan makalesi, ABD'nin en büyük korkusunun Ankara'nın AB hedefinden kopması olduğunu belirtmesi açısından ilginçti: "Washington, AB olmasaydı Türkiye'de reformlar gerçekleşmezdi, diye düşünüyor. Bu analiz ciddi bir endişeyi de beraberinde taşıyor. AB hedefi hayal olursa, nasıl bir toplumsal tepki doğar kaygısı var: Birçok Amerikalı bu toplumsal tepkinin, ulusalcı, Batı karşıtı ve hatta zaman içinde AB adına yapılan reformları lağvedici yönde olmasından çekiniyor." AB müzakereleri ekimde başlayacak. Kimse, o tarihte sürecin dondurulacağına ihtimal vermiyor. Ancak Almanya'da iktidar değişikliği eylülden itibaren Türkiye karşıtı dalgayı yükseltecektir. Dr. Ömer Taşpınar, ABD'de endişe yaratan sorunun, 'isteksiz ve dışlayıcı Avrupa' karşısında Türkiye'nin ne yana gideceği olduğunu vurguluyor: "Avrupa ile işlerin ters gitmesi durumunda asıl korku, Türkiye'deki anti-Amerikanizmin bu sefer anti-AB bir toplumsal tepki ile daha da güçlenecek olması. Bu durumda 'Kızılelmacı' koalisyonun ortak paydası ne olacak? Türkiye'deki milliyetçi akımı ateşleyen en önemli konu, yani Kürt meselesi... AB ufkunu kaybetmiş, ABD ile kavgalı ve Kürt sorunu paranoyası yaşayan, ekonomisi zayıflamış, iç barışı PKK terörü nedeniyle tehdit altında bir Türkiye'nin Kuzey Irak politikası nasıl olur bir düşünün. ABD, bağımsız bir Kürt devleti kurulmasına karşı. Kerkük sorununun barışçıl ve demokratik bir çözüme kavuşmasını istiyor. Böyle bir çözüm, AB'ye üyelik yolunda ilerleyen, refah ve huzur içindeki Türkiye ile daha kolay olacaktır." Taşpınar'a göre ABD, Türkiye'de liberal demokrasinin geleceği ile AB üyeliği arasında doğrudan bağlantı kuruyor. Bu ilişki, AB sürecinde Türkiye'nin bölüneceğine yönelik komplolardan, 'Washington'un Kürt devleti kurmak için Türkiye'nin AB'ye girmesi' isteğinden kaynaklanmıyor! AB'den dışlanmak demokrasinin sonunu getirmez ama 'İslam coğrafyası'nın sınırlarına hapsolmuş bir Türkiye Batı'yı daha fazla rahatsız etmez mi? [Derya sazak, Email; dsazak@milliyet.com.tr, Milliyet Gazetesi, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 21.06.05, Şirintepe-İzmit].
AB Ne Diyecek: İstanbul’da Kadınlar Günü’ndeki polis dayağını günlerce veren Batı medyası, Paris’te polisin liseli gençlere saldırmasına yer vermedi. İstanbul’da kadınlar günü gösterisinde polisin uyguladığı şiddet tüm Avrupa’yı ayağa kaldırmıştı. AB, Türkiye için tutum belgesini açıklarken bu şiddete ilk sırada yer verdi. Ama aynı Avrupa Paris’te gösteri yapan gençlere tekme, yumruk ve copla saldıran Fransız polisini görmezden geldi. AB medyasından sivil kişi ve kuruluşlarına kadar, Türkiye’ye uyguladığı çifte standart, polis şiddeti konusunda da açıkça ortaya çıktı. Türk polisinin kadınlar günü gösterisinde uyguladığı şiddet tüm Avrupa medyasında olduğu gibi Fransa’da da günlerce birinci haber olarak yerini korurken, Fransa’daki benzer bir olay medya tarafından kısa haberlerle geçiştirildi. Siyasiler ve sivil toplum örgütleri tarafından da görmezden gelindi. Lisesi Fransız gençlerin tekme, tokat, yumruk ve cop darbeleriyle kan revan içinde kalması basında çok az yer buldu. Beart Ne Yapacak: Hiçbir insan hakları savunucusu çıkıp da Fransa’yı eleştirip, protesto etmedi. Oysa 6 Mart günü Beyazıt Meydanı’nda yaşanan polis dayağının ardından Fransız aktris Emmanuelle Beart, onur konuğu olarak davetli olduğu İstanbul Film Festivali’ni boykot etmişti. Kadına polis dayağını protesto için Türkiye’ye gelmeyen Beart’ın kendi ülkesindeki polis şiddeti karşısında nasıl bir adım atacağı, Fransa’yı terk edip etmeyeceği şimdi merakla bekleniyor! AB Ne Yapacak?: Türkiye’deki olaylara aynı gün tepki veren AB’nin, geçen pazartesi yayımlanan Choc’taki kapak haberine henüz ses çıkartmadığı da dikkatlerden kaçmadı. Oysa önceki gün Lüksemburg’ta yapılan Ortaklık Konseyi toplantısında AB tarafı Türkiye’ye ilişkin tutum belgesini açıklarken, Türkiye’deki polis şiddetine listenin ilk sıralarında yer verdi ve Ankara’dan önlem talebinde bulundu. 6 Mart’taki olay Türk medyasında eleştiri konusu olurken, polisler hakkında da idari soruşturma açılmıştı. Şimdi AB’nin Fransa’ya karşı tutum da merakla bekleniyor! Türkiye’den polis şiddetini önlemesini isteyen AB, Fransa’dan da aynı talepte bulunacak mı? Fransız polisi, liseli gençleri ezdi geçti: Hükümetin çıkardığı Eğitim Reformu kanununa tepki gösteren öğrenciler Fransa’nın çeşitli kentlerinde belli aralıklarla gösteriler yapmaya devam ediyor. Kanun meclisten geçip kabul edildiği halde genç öğrenciler ile hükümet arasında bir sağırlar diyaloğu yaşanıyor. Zaman zaman yapılan gösterilerde de olaylar çıkıyor. 13 Nisan’da Paris’in göbeğindeki Avenue Montaigne’de gösteri yapan liseli gençleri polis engellemek isterken olaylar patladı. Kalkanlı polisler olayları yatıştırmak için liseli genç kız ve erkeklere acımasızca tekme, tokat, yumruk ve coplarla saldırdı. Polis gençlerin çoğunu kan revan içinde bıraktı, ayaklar altına aldı, yerlerde sürükledi, erkek kız demeden ezdi geçti. Choc şok geçirtti: Fransız medyasının görmezden geldiği şiddet fotoğrafları, sıradışı haberler vererek adını duyuran ‘Choc’ dergisi tarafından aradan iki hafta geçtikten sonra geçen pazartesi yayımladı. Fransız polisinin şiddetine 6 sayfa ayırarak kapak yapan dergi, Fransız halkını şoke etti. Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International) ise görevi suiistimal eden ve yasalara uymayarak şiddet uygulayan polislere yeterli ceza verilmediğini içeren bir rapor yayınladı. Bu arada polis sendikası gençlerin polisi tahrik ettiğini ileri sürdü. [Muammer Elveren-Paris, Hürriyet Gazetesi, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 28.04.05, Şirintepe-İzmit].
AB, Gençliği Kaybetti: Fransa'da referandum sonucu açıklandığında sevinç çığlığı atanlara dikkat ettiniz mi? Çoğu gençti... Aşırı sağcı Le Pen'in parti karargâhında kutlama yapanlar da... Bastille Meydanı'nda AB karşıtı komünist sloganlar atanlar da... Sendika ve çiftçi birliklerinin "Hayır" bildirilerini dağıtanlar da... Alınan sonuçta, bu tuhaf koalisyonu oluşturan gençlerin katkısı büyük... Büyük olasılıkla yarın Hollanda gençliği de "Hayır" diyecek. Türk kampüslerinde de durum aynı: "AB" dendi mi, herkes ayağa kalkıyor. Oysa 10 yıl önce Avrupa gençlerinin 3'te 1'i kendini Fransız, İngiliz, Alman değil, "Avrupalı" olarak görüyordu. "Avrupalılık"; "çok kültürlülük", "katılımcı demokrasi", "sivil toplum", "çevre duyarlılığı" vb. anlamına gelen bir üst kimlikti. 10 yılda 1 milyonu aşkın öğrenci Avrupa ülkeleri arasında değiş tokuş edildi. Bu klonlanmış teknokratlar ordusu 10 yıl içinde AB'nin dizginlerini teslim alacaktı. Avrupa entegrasyonuna aşırı sağ ve sol karşı çıkıyordu. Şimdi ise kitlesel bir tepki var. Neden? İlk nedeni ekonomik: Fransa'da işsizlik oranı yüzde 10. Bu oran, gençler arasında yüzde 20'yi buluyor. Genişleyen AB, iş olanaklarının hepten daralması anlamına geliyor. İkinci neden siyasi: Görüldü ki, AB, yukarıdaki tanımın aksine "katılımcı demokrasi" getirmiyor, Brüksel'in merkezi kararını seçmene danışmadan dayatıyor. Ve nihayet kültürel gerekçe: Atlantik esintileri taşıyan anayasaya verilen "Hayır" oylarının arkasında Avrupa'nın derinleşen "kimlik krizi" de var. Fransa (da Türkiye gibi) nicedir kendi kendine "Biz kimiz" sorusunu soruyor. Çünkü globalleşmenin gölgesindeki Avrupa entegrasyonu yerel kültürü tahrip eden, tek kültürü dikte eden bir etki yapıyor. Yıkılan sınır duvarları, "ortak değerlerin Avrupa'sı"ndan çok, küresel devler için genişletilmiş bir pazar yeri yaratıyor. O pazarda, global şirketlerin çıkarları ulusal kimliklerle çatışıyor. Bir örnek verelim: "Cafe", Fransa'nın simgelerinden biri... Ancak son 20 yılda Fransa'da bağımsız işletmecilere ait bar ve cafelerin 4'te 3'ü kapandı. Yerine Starbucks gibi Amerikan orijinli küresel zincirler açıldı. Cafeleri yaşatmak için hükümetin lüks tüketimden aldığı yüzde 20'lik KDV'yi düşürmesi lazım, ama buna Brüksel karşı çıkıyor. Bir de Hollywood'un Fransız sinemasını geriletmesini düşünün; McDonald's'ın koca Fransız mutfağını yok etmesini, MTV'nin Avrupa'da her gencin odasına girmesini, Disney'in Paris'e bayrak dikmesini, Fransızların "Hayır"ı, bu küresel kültürel taarruza ve AB'nin korunma ambargosuna da bir "Hayır"dır. "Karar Türkiye'yi hiç etkilemez, hatta iyi oldu" diyenler, sadece dış tepkiye bakıp Türk kamuoyunu görmezden geliyor. Oysa bunlar iç kamuoyunda da etki yaratacak gelişmeler... Türkiye, içine düştüğü benlik krizi ve "küresel-yerel" çatışmasının, girmeye çalıştığı kulüpte de yaşandığını gördü. Avrupa'yı yarın yönetecek gençler, Birliğe sırtını dönüyor. Yani kapıyı çaldığımızda içeridekiler taşınmış olabilir. Avrupa bundan böyle halkını yok sayarak Brüksel kararlarıyla hareket etmeyecekse Türk hükümeti de kendini sadece AB liderlerine değil, Batı kamuoyuna ve tabii kendi halkına da anlatmak zorunda kalacak. Bunun AB sürecine bir etkisi olmayacağını kim iddia edebilir? [Can Dündar, Email; can.dundar@e-kolay.net, Milliyet Gazetesi, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 31.05.05, Şirintepe-İzmit].
AB, Karşılıklı Milliyetçiliği Tahrik Ediyor: Başbakan Erdoğan, Milliyet yazarlarını kabulünde "Avrupa Birliği'nin Güneydoğu Anadolu'da (Kürt) milliyetçiliği tahrik ettiğini, bunun da bir başka (Türk) milliyetçiliği depreştirdiğini" söyledi. Erdoğan, üniversitelerdeki toplantılara katılanların ideolojik gruplar olduğunu belirtti ve 'Son zamanlarda, 17 Aralık öncesinde yüzde 70'lerde olan AB desteğinde 5 puan gibi bir düşüş var' dedi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, "Avrupa Birliği'nin Güneydoğu Anadolu'da (Kürt) milliyetçiliği tahrik ettiğini, bunun da bir başka (Türk) milliyetçiliği depreştirdiğini" söyledi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, "Avrupa Birliği'nin Güneydoğu Anadolu'da (Kürt) milliyetçiliği tahrik ettiğini, bunun da bir başka (Türk) milliyetçiliği depreştirdiğini" söyledi. Erdoğan, dün sabah Başbakanlık Konutu'nda kahvaltıda konuk ettiği Milliyet yazarlarına geniş bir gündem üzerinde açıklamalarda bulundu. Başbakan'ın açıklamaları özetle şöyle: 'Eşim Siirtli, Arap':Güneydoğu'da biz AKP olarak bölgenin birinci partisiyiz. Doğu Anadolu'da açık farkla öndeyiz. Diyarbakır'da bariz üstünlükler hissediliyor. Ama mesele bana göre ekonomiktir. Ekonomik gelişmişliği sağlarsak, istihdamı geliştirirsek, sağlık, eğitim hizmetlerini artırırsak orada tutunamazlar. Bu bölge ile ilgili bana soru sorulduğunda hemen birinci parti olduğumuzu söylüyorum. Burada kasıtlı olarak milliyetçi cereyanı AB tahrik ediyor. Bu konuda kaynaklar sağlıklı değil. Sağlıksız kaynaklardan bilgi edinildiği için de maalesef ülkemizde reddettiğimiz, kırmızı çizgilerimiz dediğimiz... Bunlardan bir tanesi olan etnik milliyetçilikteki üst sınırımız Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığıdır. TC vatandaşlığı içinde yaşayan herkes bize aynı mesafededir. Biz onlar arasında asla ayrım yapmayız. Kaldı ki, sorulduğu zaman kendimden örnek veriyorum. Ben Karadenizliyim, Rizeliyim. Eşim Siirtli, Türk değil Araptır. O bölgeden milletvekili adayı oldum. Aynı zamanda da bakanlarım arasında da bu tür arkadaşlarım var. Siz oradan bu şekilde tahrikte bulunurken, bir başka milliyetçilik burada tabii depreşmeye başlıyor. Bu yanlıştır. [Milliyet Gazetesi, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 29.04.05, Şirintepe-İzmit].erkankiraz@yahoo.com, 28.04.05, Şirintepe-İzmit].
AB: Kıbrıs’ta Çözüme Katkıya Hazırız: AB Komisyonu’nun Genişlemeden sorumlu Üyesi Olli Rehn’in sözcüsü Krizstina Nagy, Kıbrıs’ta bir çözüme ulaşılması için her türlü katkıyı vermeye hazır olduklarını söyledi. AB Komisyonu’nun Genişlemeden sorumlu Üyesi Olli Rehn’in sözcüsü Krizstina Nagy, Kıbrıs’ta bir çözüme ulaşılması için her türlü katkıyı vermeye hazır olduklarını söyledi. Brüksel'den yayın yapan ABHaber’e konuşan Nagy, AB Komisyonu’nun Kıbrıs’ta BM planı doğrultusunda aktif ve yaratıcı bir sonuç alınması için elinden gelen her katkıyı yapmaya hazır olduğunu kaydetti. Komisyon’un Kıbrıs’ta yeni gelişmeler beklediğinin de altını çizen Nagy, "Bu çerçevede istenecek her türlü katkıyı vermeye hazırız" diye konuştu. Rehn KKTC’ye Geçeçek: AB Komiseri Olli Rehn’in Kıbrıs’ta yapacağı temaslar hakkında da bilgi veren Nagy şunları kaydetti: "Rehn, 12-13 Mayıs’ta Kıbrıs’ta temaslarda bulunacak ve adanın her iki tarafı da ziyaret edecek. Olli Rehn, ilk defa Kıbrıs’a gidiyor, bu açıdan yapacağı temasları önemli buluyoruz. Gezinin amacı, Kıbrıs’taki siyasiler, ve sivil toplum örgütleriyle toplantılar düzenlemek, bu çerçevede görüş alış verişinde bulunmak." [Hürriyet Gazetesi, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 10.05.05, Şirintepe-İzmit].
AB; Osmanlı Kalıntılarıyla Avrupa'nın Hasta Adamı Olabilir'; Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçası olan Balkan ülkelerinin AB’ye alınması halinde Birliğin Osmanlı İmparatorluğu’nun kaderini paylaşabileceği ve "Avrupa’nın hasta adamı"na dönüşebileceği öne sürüldü. İngiliz The Guardian gazetesindeki, Timothy Garton Ash imzalı yazıda "Osmanlı İmparatorluğu’nun kalıntılarının yeni Bir Avrupa İmparatorluğu’na dahil edilebilip edilemeyeceği" sorusu ele alındı. 16’ncı Yüzyıl’da Osmanlı İmparatorluğu toprağı olan Balkan ülkelerinde yeni savaşların çıkabileceği belirtilen yazıda Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanların yanı sıra bugünkü Irak, Suriye, Lübnan, Filistin ve İsrail toprakları ile Mısır ve Kuzey Afrika’yı da içerdiği anımsatıldı. Gazete, İtalya eski Başbakanı Giuliano Amato başkanlığında oluşturulan bağımsız Amato Komisyonu’nun sunduğu raporda Balkanlarda mevcut siyasi durumun sürdürülebilir olmadığını belirterek AB’ye bölgedeki ülkeleri kapsayacak biçimde genişlemesini önerdiğine dikkat çekti. Yazı şöyle devam etti: "Komisyon’a göre AB’nin seçimi basit: Genişleme ya da imparatorluk. AB’deki bizler, Balkan arka bahçemizde on yıllarca fiilen sömürgelerimiz olacağını kabul eder ya da Balkanların Avrupa Birliği’ne katılabileceği koşulları hazırlamaya başlarız. Komisyon, kararlı bir biçimde genişlemeden yana tavır koyuyor. AB’nin gelecek yıl Birinci Dünya Savaşı’nın 100’üncü yıl dönümünde Saraybosna’da yapılabilecek bir toplantıda Balkan ülkelerini 2014 yılına kadar üye yapacak bir plana angaje olmalı." POST MODERN İMPARATORLUK; The Guardian, Amato Komisyonu’nun "genişleme veya imparatorluk" seçenekleri sunduğunu ancak Avrupa Birliği’nin "bir çeşit modern bir imparatorluk" veya bazılara göre "post modern imparatorluk" olarak algılanabileceğini belirtti. Gazete, "Burada önerilen, Avrupa’nın postmodern veya neo ortaçağ imparatorluğunun, Süleyman’ın (Kanuni) imparatorluğunun kalıntılarını emmesidir" diye yazdı. Avrupa Parlamentosu’nun Romanya ve Bulgaristan’a yeşil ışık yaktığı anımsatılan yazıda Hırvatistan, Türkiye ve Balkanların geri kalan kısmının AB’ye katılmasıyla 10 yıl içinde Birliğin 35 devleti ve 600 milyon insanı kapsayacağına, bu insanlardan altıda birinin Müslüman olacağına dikkat çekti. Genişlemenin şimdiye kadar AB’yi güçlendirdiğini ancak devamlı genişlemenin sonunda birliği zayıflatabileceğini savunan gazete, "Eğer Avrupa Birliği, Osmanlı İmparatorluğu’nun kalıntılarının tümünü alacak olursa Osmanlı İmparatorluğu’nun kaderini paylaşabilir ve kendisi ’Avrupa’nın hasta adamı’ haline gelebilir" görüşünü öne sürdü. Buna karşın Amato Komisyonu mantığına karşı konulamayacağı belirtilerek "Balkanlarda seçim, Avrupa ve savaş arasında" ifadesi kullanıldı. [Hürriyet Gazetesi, Kayıt; Erkan Kiraz, Email; erkankiraz@yahoo.com, 14.12.04, Cuma, Şirintepe-İzmit].
ABD-Türkiye Çatışması Yaşanabilir: İngiliz Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü, 2005 raporunu yayımladı. Merkezi Londra'da bulunan Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü'nün 2005 Stratejik Araştırma Raporu'nda, Kuzey Irak'ta Türkiye - ABD çatışması yaşanabileceği uyarısında bulunuldu. 2005 raporunda Türkiye'ye 12 sayfa ayıran Enstitü, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin uzun süredir Kuzey Irak'taki PKK kamplarına askeri operasyon düzenleme planları yaptığını, operasyon için hava destekli 10 ile 25 bin asker gerektiğini yazdı. ABD'nin böyle bir operasyona karşı kayıtsız kalamayacağını belirten raporun yazarları, bu yüzden Kuzey Irak'ın bir Türkiye - ABD çatışmasına sahne olabileceğini öne sürdü. AKP'nin yaşadığı "siyasi balayının" da sona erdiğini yazan raporda, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın otoriter tutumunun partide bölünmelere yol açtığı öne sürüldü. Raporda, Türk halkının umutsuzlukla çaresizlik arasında gidip geldiği ancak 2004 yılının aralık ayında AB'nin Türkiye'ye tam üyelik görüşmeleri için tarih vermesinin Türk halkını sevindirdiği bildirildi. Bu gelişmenin ardından popüler hale gelen AKP'nin daha sonra rehavete kapıldığına dikkat çekilen raporda, Türkiye için işlerin artık kötüye gitmeye başladığı belirtildi. Kıbrıs sorununun hâlâ Türkiye'nin AB üyeliği önünde bir engel teşkil ettiğinin de savunulduğu raporda, Türk tarafının Annan Planı'na "evet" demesiyle ilk başta diplomatik zafer havasına girdiği, ancak gelişmelerin bu yönde ilerlemediğinin ortaya çıktığı iddia edildi. Raporda, AKP'nin aslında kapalı kapılar ardında ABD karşıtı bir parti olduğu görüşü de ileri sürüldü. [Nevsel Elevli-Londra, Email: dhizlan@hurriyet.com.tr, Hürriyet Gazetesi, 25.05.05, Kayıt Erkan Kiraz, Email; erkankiraz@yahoo.com, Şirintepe-İzmit].
AB'nin Yapamadığını ABD Yaptı: Türkiye'nin ve KKTC'nin beklentileri doğrultusunda Avrupa Birliği'nin (AB) atamadığı adımı ABD attı. ABD Kongre üyelerinin Ercan Havaalanı'na inerek gerçekleştirdikleri KKTC ziyareti, Kıbrıs Türk'üne destek, Rum yönetimine ise uyarı niteliğindeydi. KKTC'den sonra Ankara'ya gelen ABD heyetinin başkanı Edward Whitfield, Washington'a "somut önerilerle" gideceklerini açıkladı. Bu önerilerin başında da, dün de duyurduğumuz gibi, Ercan Havaalanı'ndan Washington'a doğrudan uçuş yapılması yer alıyor. Hem de sadece Türk Hava Yolları değil, Kıbrıs Türk Hava Yolları uçaklarıyla. Bu yönde atılacak bir adım KKTC'ye uygulanan izolasyonun kaldırılması yönünde önemli bir mesafe oluşturacak. AB ise doğrudan uçuşların yapılması, ticaretin başlatılması, mali yardım yapılması gibi birçok söz vermiş olmasına karşın, bunların hiçbirini yerine getirmedi. Bu konuda adım atmaktan çekindi. ABD ise AB'nin yapamadığını yaptı ve KKTC'ye doğrudan tarihi bir ziyaret gerçekleştirdi. Erdoğan'a moral: ABD Kongre heyetinin, KKTC ve Ankara ziyaretlerinde yaptıkları açıklamalar, Washington'a gitmeye hazırlanan Başbakan Erdoğan'ın da elini güçlendirdi. Ziyaret öncesinde ABD'nin KKTC jesti, Başbakan Erdoğan'a moral oldu. Whitfield'ın sözleri ve izlenimleri, Başbakan Erdoğan'ı Washington görüşmelerinde destekleyecek bir ortam doğmasına katkıda bulundu. Başbakan Erdoğan, Ankara'da, KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, Başbakan Ferdi Sabit Soyer ve Dışişleri Bakanı Serdar Denktaş'la görüşerek, Washington'a götüreceği Kıbrıs dosyasına son şeklini verecek. Askerden ABD'ye jest: ABD heyetinin KKTC'yi ziyareti Ankara'ya destek verirken, Ankara da Doğu Akdeniz'le ilgili olarak aldığı bir askeri kararla Washington'a sıcak bir mesaj göndermiş oldu. Ankara, ABD Savunma Bakan Yardımcısı Douglas Feith'in ilettiği, Türkiye'nin Kitle İmha Silahlarının Yayılmasına Karşı Güvenlik İnisiyatifi'nde bölgesel liderlik rolü üstlenmesi önerisini kabul etti. Türkiye, bu amaçla, 2006'da Doğu Akdeniz'de NATO şemsiyesi altında gerçekleştirilecek kara, deniz ve hava unsurlarından oluşan tatbikata liderlik ve ev sahipliği yapacak. Kaçakla mücadele: Türkiye, Karadeniz'de, kitle imha silahları yapımında kullanılabilecek malzeme ve diğer kaçakçılıkla mücadeleyi yürütüyordu. Türkiye'nin inisiyatifiyle başlayan bu denetimlere diğer Karadeniz ülkeleri de sonradan iştirak etti. Türkiye, şimdi benzeri bir fonksiyonu NATO çerçevesinde Doğu Akdeniz'de yerine getirecek. Washington bu faaliyete özellikle İran politikası bakımından büyük önem veriyor. Karadeniz ve Doğu Akdeniz'de önderlik edeceği bu faaliyetlerle Türkiye, nükleer, kimyasal, biyolojik silah yapımında kullanılabilecek malzemeler açısından denetimlerde etkin rol oynayacak. Başbakan Erdoğan'ın ziyareti öncesinde Washington ve Ankara'nın karşılıklı jestleri, iki tarafı da başlangıçta memnun etmiş durumda. [Fikret Bila, Email; fbila@milliyet.com.tr, Milliyet Gazetesi, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 02.06.05, Şirintepe-İzmit].
AİHM: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi.
Anne Türkler Geliyor! Hayal mi? Gerçek mi?; Biz kendimize nasıl bakıyoruz, yabancılar bize nasıl bakıyor ve bizi nasıl görüyor? Bu ne zaman sorulmaya başlandı? Batılılar, bizim hakkımızda nesnel bir değerlendirme mi yapıyorlar, yoksa kafalarındaki, hayallerindeki önyargılarla doldurulmuş bir bilinçaltının ürünü mü yazdıkları. Özlem Kumrular’ın yayına hazırladığı Dünyada Türk İmgesi, bu sorulara yanıt getiren yazıların toplamı. Değişik yazarlar, araştırmacılar Osmanlı’dan beri Türklerin kimlikleri hakkında kafa yormuşlar. Kimi bilimin soğukkanlılığı ile kimileri duygularının yönlendirdiği düşüncelerle. Kimileri de Batı’yı günahlardan arındırıp hepsini Doğu’ya yüklemenin iç huzuruyla(!). Türk imgesi ile yazılar, araştırmalar, izlenimlerin geniş bir coğrafyası var. Her coğrafyadaki insanların bakışı arasındaki fark, imgenin ülke insanlarına göre değişimini de simgeliyor. Ne var ki dışarıda yaşayanların saptadıkları imge/imgelem ile içeride yaşayan yabancıların imge kavramları arasındaki farklılık da başka bir çeşitlemeyi getiriyor. Dünyada Türk İmgesi’ne baktığınızda, yabancı yazarlar ile Türk incelemecilerin, araştırmacıların çalışmaları, bizim bir yargıya varmamız konusunda değişik, bazen karşıt bir malzeme yığınını oluşturuyor. Buna karşılık, Türk yazarlar arasındaki karşıtlık da başka bir zenginlik açısı olarak yorumlanabilir. Özlem Kumrular, Sunuş’ta yazıların genel havası konusunda bilgilendiriyor bizi: ‘Bugün İspanya’da ardında elli yıllık bir yaşam bırakan pek çok insan çocukluğunda, Türkler geliyor diye korkutulduğunu ve bu tehditle kendilerine her şeyin yaptırılabildiğini belirtir. Büyük bir ihtimalle kökü 16. yüzyıla kadar uzanan, Mama i Turchi, yani Anneciğim Türkler! ünlemi, İtalya’da olduğu gibi Franco dönemi İspanyası’nda da tüm tazeliğini koruyan bir korkunun ifadesiydi. Türk adının coco (umacı) ile eş anlamlı tutulması son yirmi-otuz yıla kadar yaşayan trajik bir gerçektir.’ Türk imgesine sadece yabancılar açısından bakan yazıların bir toplamı değil kitap. Acaba Osmanlı buna nasıl bakıyordu. Hakan Erdem’in Osmanlı Kaynaklarından Yansıyan Türk İmaj(lar)ı konuya, imgeye dahilden bir bakış olarak ilginizi çekecektir. Alain Servantie’nin Batılıların Gözünde Türk İmajının Getirdiği Değişimler, tarihi süreç içinde bir imajın değişmesinin nasıl ağır bir algılama geçirdiğini de göstermektedir. Yazıdan bir örnek verelim: Avrupa Komisyonu, 1976’da birliğin o zamanki dokuz üye ülkesinde yaptığı bir araştırmada, ‘Avrupa Birliği’ne yakın gelecekte girmesini istediğiniz başka ülkeler var mı? Varsa hangileri sorusuna, ankete katılanların % 50’si hiç tereddütsüz İsviçre, % 44’ü İspanya, % 39’u Avusturya yanıtını verirken, Türkiye yanıtını verenlerin oranı yalnızca % 10’du’ Yazar, bugünkü sonuçla bu sayıları karşılaştırdığında imajın değişim grafiğini vermiş oluyor. Buradaki bir takım incelemelere baktığınızda, ‘Batı pornografisinin vebali Doğu’nun sırtına yüklenmektedir.’ Göbek dansını yabancıların bir anlatışı vardır ki, bunu fuhuşa davet olarak yorumlamaktadırlar. Onun ötesinde batılı birçok yazar da çizgi romanlardan esinlenerek bu kitapları yazdığı iddiasını ortaya atmakta, bu konuda Doğu’dan yararlanıldığını iddia etmektedir. Batılıların ikiyüzlü oldukları ortadadır. Karagöz gösterilerini iğrenç, utanç verici, müstehcen diye kötüledikleri halde bu gösterileri hiç kaçırmadıkları biliniyor. Şimdi bütün bu Türk, yani daha geniş deyimiyle ‘Türk’ imgesi, doğu imgesi nasıl bir anlayışın sonunda ortaya çıkmış, kabul görmüştür. Bunlar gerçeğe yakın gözlemler midir, yoksa kendi kişisel fantezilerinin süslediği bir dışavurum mu? Bunu tam anlamıyla yanıtlamak mümkün değil, çünkü ikisi de birbirine karışmış, birbirini etkilemiş durumda. Bir başka açıdan bakıldığında, bu gerçeklerin sanat eserine nakledilmiş hali olabilir. Türk imgesi üzerine ileri sürülen düşünceler, çok farklı ve birbirine karşıttır, bir yazara göre, arşive dayanmayan, farklı ideolojik ve dini kaynaklara dayandığından elbette birbirine karşıt tezler de bulunacaktır. Dünyada Türk İmgesi kitabında iki makaleyi arka arkaya okursanız, iki ayrı düşüncenin, iki karşıt görüşün odağında kendi tarafınızı seçebilirsiniz. Bu yazılardan birisi Bozkurt Güvenç’in Kimlik, İmaj ve Türk İmajı yazısı, diğeri de Halil Berktay’ın Birinci Lig ile Üçüncü Lig Arasında Yüksek Uygarlıklar: Küme Düşme Korkusuna Osmanlı-Türk Reaksiyonu. Bu tür bir eksen çevresinde hazırlanmış kitapların, benim için en önemli özelliği, okuru bir düşüncenin esiri etmemesi, ona kendi fikrini oluşturma fırsatını tanımasıdır. Dünyada Türk İmgesi, gerçekten okunup, üzerinde düşünülmesi gereken yazılardan oluşan bir kitap. Biz Türkler neyiz, tarih sürecindeki bize bakışlar neydi, biz kendimize nasıl baktık, nasıl bakıyoruz, nasıl bakmalıyız sorularına cevap olacak çok iyi malzeme var. Doğrusu düşüncelerinizi yeniden gözden geçirmenize sebep olacak güçte çalışmalar toplamı. Kitaptan; Üç filmde Türk imajı Arabistanlı Lawrence 1962 yapımı, David Lean’in yönettiği film, en iyi film Oscar’ını kazanmasının yanı sıra, yedi Oscar ödülünden altısını almıştır. Bunun neticesinde filmin geniş bir kitleye ulaşmasından dolayı, görüntülenen Türk imajının aktarılması ve etki bırakması açısından önemli olmuştur. 1. Dünya Savaşı sırasında, İngiliz casus T. H. Lawrence’ın Arap Yarımadası’ndaki halkları Osmanlılara karşı kışkırtmak ve ayaklandırmak için buraya gelmesinin ardından gelişen olaylar filmin ana konusudur. Olay örgüsü içerisindeki söylem Türklerin düşman, istilacı, özgürlük düşmanı hatta tecavüzcü olduğu yönündedir. Topkapı; tpkapı’da oryantalist tavır özellikle mekán üzerinden işlenir. Filmde aktarılan mekánlar Türkiye’nin turistik yüzü ve Batı’nın algıladığı çehresidir. Turistik yansımalar hamamlar, cumbalı evler, çarşaflı ve köylü kadınlar, arnavut kaldırımlı sokaklar, Hilton Oteli, Boğaziçi ve tabii ki Topkapı Sarayı’nı içeren görüntülerde yer alır. Bunun yanı sıra, Batı’nın Türklerle ilgili düşüncelerini aktarma anlamında, filmin başrol oyuncusu aktrist Melina Mercouri’nin sözlerine yer vermekte yarar vardır: İstanbul beni büyülüyordu. Bir kez daha uluslararası nefretin temelinde olan boşluğu gördüm. Evvelden beri Yunan ve Bulgar çocuklara Türklerin düşman olduğu öğretilir. Oysa İstanbul’da bunun çok saçma olduğunu ve onlarla dost olunabildiğini gördüm. Geceyarısı Ekspresi; Filmde tehlikeli bir mekán olarak yansıtılan Türkiye’nin gerçeklere ve yoruma açık bir sunumu, Hayes’in cezaevinde maruz kaldığı işkence ve tecavüzlerin anlatımı, sürekli Hayes ile uğraşan ve ona tecavüz eden başgardiyan Hamit, sinemanın ilk dönemlerindeki kötü Doğulu tiplemesinin bir versiyonu olarak aktarılır. Geceyarısı Ekspresi, Türk imajını olumsuz yönde yapılandıran başyapıtlar arasındadır. Filmin olay örgüsünde suçlu karakter Billy Hayes kahramana dönüşürken ‘barbar Türk’ imajı yıllar boyu belleklerde yerleşecek şekliyle öne çıkmıştır. Dahası, filmin senaryo yazarının ünlü yönetmen Oliver Stone ve yönetmeninin Alan Parker gibi sinemacılar olması ne yazık ki bu filmin sinema tarihindeki önemini hep korumasını sağlamaktadır. Filmde oryantalist bakış açısıyla dar sokakların, hamamların, kara çarşaflı kadınların, Doğu tiplemesini içeren insan ve mekán manzaralarının görüntülere sızdırılması ihmal edilmez. Doğan Hızlan'ın Seçtikleri; İlhan Berk Kuşların Doğum Gününde Olacağım YKY, Emine Gürsoy Naskali/Halil Oytun Altun Hapishane Kitabı Kitabevi, Selim İleri Kar Yağıyor Hayatıma Doğan Kitap, Gore Vidal Yaratılış Literatür, Pelin Özer Latife Tekin Kitabı Everest. [Doğan Hızlan, Hürriyet Gazetesi, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 11.05.05, Şirintepe-İzmit].
Avrupa Anayasası'nın Ruhuna Fatiha!: Uzmanlara göre bardağı taşıran damla Türkiye oldu. İngiltere Dışişleri Bakanı Straw, reddedilen Anayasa'dan "was" diye söz etti. Ne tuhaf! Tıpkı son dönemde Türkiye'de olduğu gibi, Fransa'da da birbirleriyle zıt ideolojilere sahip aşırı sağcı Jean-Marie Le Pen ile Komünist Parti, "milliyetçilik" bayrağı etrafında buluştular. Sosyalist Parti'yi tam yarıdan ikiye çatlatan Laurent Fabius'un başını çektiği "hayırcı" kanadın da katılımıyla AB Anayasası reddedildi. "Hayır"cı Fransızlar, önceki akşamdan beri sokaklarda "biz kazandık" diye kutlamalar yapıp şampanyalar patlatıyorlar. Referandumun sonuçları, bizdeki Avrupa Birliği karşıtlarına müthiş cesaret verecek. Çünkü bir kıvılcımla tetiklenen bu tür hareketlenmeler, yayılarak salgın haline dönüşür. Bizim siyasi yelpazenin 2 zıt ucundaki "milliyetçiler" de şimdi Fransa ile mükemmel paralellikler kuracaklardır: "Bak onlar yaptı, biz de yaparız!" "AB'ye hayır, küreselleşmeye hayır, hükümete hayır..." Bardağı taşıran damla: Dün görüşlerine başvurduğum bazı AB uzmanlarına göre Fransa'da bardağı taşıran damla Türkiye oldu: Artan işsizlik, Yerinde sayan büyüme, Halkın sorunlarına eğilmeyip kendi kafalarına göre iş yapan siyaset sınıfına tepki... Bütün bu faktörler, özellikle de siyasi sınıfa duyulan tepki, referandum sonucunun "hayır" çıkmasında etkili oldu: Referanduma katılanlar, "Burada halk var, şunlara öyle bir ders verelim ki, halkın sesini duymayı öğrensinler," psikolojisiyle sandık başına gittiler. Fakat yılların biriktirdiği yukarıdaki sorunlara "Ne fazla geldi?" diye bakıldığında Türkiye faktörü öne çıkıyor ve "Bir de içimize yabancıları sokacaklar, hayatımız mahvolacak" sloganı tutuyor... Rahmetli Anayasa: Milliyetçilikte buluşan zafer sarhoşu Fransızlar "Biz bu anayasayı reddettik, şimdi oturup daha iyisini yapacaklar!" havasında. Ancak reddedilen AB Anayasası'nın hazırlık sürecine katılmış olan İngiltere Dışişleri Bakanı Jack Straw, referandum sonuçlarının açıklanmasının ardından BBC'nin sorularını yanıtlarken AB Anayasası'ndan "was" fiilini kullanarak, geçmişte kalan birşeymiş gibi söz etti. (Rahmetli iyi insandı gibisinden...) Oturup yeniden konuşulacak falan dense de, uzmanlara göre AB Anayasası projesi, bu şekliyle bitti! Pekiyi ya bizim 3 Ekim?: Bu durumda Türkiye'nin 3 ekimde AB ile müzakerelere başlamasında bir aksama olur mu? Yine bir uzman görüşü: "Eğer AB normal işleyişini devam ettirseydi, bu tarihe uyacağı muhakkaktı. Çünkü AB'nin temelinde hukuk vardır, verilen sözler tutulur. Ama şu anda AB'nin ne olacağı tartışma konusu haline gelmişken, eski statüdeki AB'nin verdiği sözler de, kolayca tartışma konusu yapılabilir. Mesela Hırvatistan'la müzakerelere nisanda başlanacaktı. Brüksel, savaş suçlusu emekli general Gotovina'nın iadesini istedi, Hırvatlar reddedince de görüşmeler erteleniverdi. Kendi içinde kaynayan AB, kolaylıkla Ermeni Konferansı'nın ertelenmesi ya da okulda Nazım Hikmet şiiri okuyan çocuğun gözaltına alınması gibi bir sebeple ortaya çıkıp, müzakere tarihini erteleyebilir. Bundan sonra çok dikkatli olmak gerek." AB Blair'den sorulur!: Anlaşılan AKP Hükümet’inin işi şimdi daha da zor. Hem içte milliyetçilik sloganı etrafında birleşecek anti AB cephesi, hem de dışta Türkiye'nin üyeliğini destekleyen AB'nin 3 büyüğü Almanya, Fransa ve İngiltere'den ilk 2'sinde bu dayanağın çökmüş olması... Türkiye'nin 3. dayanağı İngiltere Başbakanı Blair, genel seçimlerde örselenmiş olsa da, birdenbire Avrupa'nın en önemli politikacısı haline geliyor. Hem 1 temmuzda devralacağı AB Dönem Başkanı sıfatıyla "Avrupa'yı ayakta tutma misyonu"nu üstlenecek, hem de uluslararası politika ve transatlantik ilişkilerde, İran ve Irak gibi konularda "Ben buradayım, Schröder ve Chirac'ın bıraktığı boşlukta AB benden sorulur," mesajını vermeye çalışacak. [Meral Tamer, Email; mtamer@milliyet.com.tr, Milliyet Gazetesi, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 31.05.05, Şirintepe-İzmit].
Avrupa Birliği Nereye Gidiyor?: Fransa ve Hollanda'nın Avrupa anayasa taslağına 'hayır' demesi ardından, AB'nin geleceği tartışılıyor. Kıtanın dört bir yanından liderler onay sürecinin devam etmesi gerektiğini birbiri ardında dile getirdi. Siyasi açıdan ise manzara çok farklı; Avrupa bir dört yol ağzına gelmiş durumda. BBC Avrupa muhabiri Chris Morris'in değerlendirmesi şöyle: İngiliz yetkililer anayasa taslağı için yapılması planlanan halkoylamasının, Fransa ve Hollanda'daki sonuçlar ardından, artık gündemde olmadığını söylüyor. Birliğin iki kurucu üyesinin halkı, 'Avrupa projesi' adına planlanan bir adıma, ilk kez bu kadar net biçimde karşı çıkıyor. Fransa ve Hollanda'da insanlar farklı ve zaman zaman çelişkili gerekçelerle 'hayır' oyu kullandı. Şu anda bir kaos havası var. Belki AB bir kez daha el yordamıyla yoluna devam edebilir. Muhtemelen bunu bir analiz ve belki de ateşli tartışma dönemi takip edecek; bunun ardından da AB farklı ve daha mutevazı bir çizgide yoluna devam edecek. Schröder, Krize Dönüşmemesi İçin Uyardı: Almanya Başbakanı Gerhard Schröder, Hollanda’da düzenlenen referandumda AB anayasasının reddedilmesinden üzüntü duyduğunu belirterek, anayasa sorunlarının Avrupa için genel bir krize dönüşmemesi uyarısında bulundu. Schröder, yazılı açıklamasında, Hollanda’daki referandum sonuçlarını saygıyla, ancak aynı zamanda büyük bir üzüntüyle karşıladığını söyledi. Schröder, hala güçlü bir Avrupa’yı inşa edecek anayasaya gerek olduğunu, anayasanın onaylama sürecinin devam etmesi gerektiğini açıkladı. Bu ay sonunda yapılacak AB zirvesinden başlayarak siyasi liderlerin seçmenlerin endişelerine yanıt vermesi gerektiğini belirten Schröder, "Avrupa anayasasının onaylanmasına ilişkin krizin Avrupa’nın genel krizi olmaması" uyarısında bulundu. Almanya Dışişleri Bakanı Joschka Fischer de, liderlerin Fransa ve Hollanda’daki referandumlarda çıkan "hayır" sonucunu ve nedenlerini analiz etmesi gerektiğini kaydetti. Berlusconı: Gelecek Belirsizleşmiş Durumda: İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi, Fransa ve Hollanda'da yapılan referandumlardan alınan sonuçlarla, AB Anayasası'nın geleceğinin "belirsizleşmiş durumda" olduğunu söyledi. Berlusconi, gazetecilere yaptığı açıklamada, sorunun nasıl aşılacağına ilişkin henüz somut bir çözüm bulunmadığını belirterek, "Bunlar herkesin gündeminde olan sorular. Avrupa Konseyi'nin Haziran ortasındaki toplantısında buna bir cevap bulacağız. Ama şu an itibariyle Avrupa Anayasası konusunda, hazır ve de herkes için geçerli olabilecek bir cevap yok" dedi. İtalya Başbakanı, "AB Anayasası'nın geleceğinin şu an itibariyle belirsizleşmiş durumda olduğunu" kaydetti. Gazetecilerin, "Hollanda'nın da hayır demesinin ardından AB Anayasası'nın geleceği ne olacak?" sorusunu yanıtlayan Berlusconi, "bu konuda henüz bir çözüm bulunmadığını" ifade etti. İtalya, 6 Nisan 2005'te parlamentoda yapılan oylamayla AB Anayasası'nı kabul eden ülkeler arasına girmişti. AB, 'Devam' Diyor: AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso, AB Dönem Başkanı Lüksemburg Başbakanı Jean-Claude Juncker ve Avrupa Parlamentosu Başkanı Josepp Borrell, anayasa projesinin onay sürecinin askıya alınamayacağını bildirdiler. Hollanda referandumunun sonuçlarının açıklanmasından sonra ortak basın toplantısı düzenleyen Barroso, Juncker ve Borrell, çeşitli değerlendirmelerde bulundular. Barroso, "ciddi bir sorun yaşandığını" söylerken, AB üyesi ülkelerin bireysel ve ulusal girişimlerde bulunmamaları çağrısı yaptı ve AB Konseyi’nin uzlaşma içinde belirleyeceği tavrın önemli olduğunu ifade etti. Barroso, "Yükümlülükleri ortak üstlendik, kararları ortak almalıyız" dedi. Jean-Claude Juncker, "AB artık insanların rüyalarını süslemiyor, insanlar AB’yi bugünkü haliyle sevmiyorlar" diyerek, bu konunun 16-17 Haziran’da, Brüksel’de yapılacak zirvede devlet ve hükümet başkanları tarafından ele alınacağını, Dönem Başkanı olarak somut önlem önerileri getireceklerini söyledi. Juncker, "şüphe ve belirsizlik" ortamının görüldüğünü, AB’nin nereye gittiğinin sorgulandığını, "tehlikeli bir durumun" söz konusu olduğunu, "AB’nin küresel siyasi etki ve ağırlığının azaldığını" belirterek, dış dünyaya karşı ortak tavır belirlenmesi gereği üzerinde durdu. Avro ve genişleme unsurlarının AB’nin gelişmesi açısından önemini kaydeden Juncker, iki referandumdan "hayır" çıkmasının ardından anayasa onay sürecinin devam ettirilmesinin "siyasi açıdan dürüst olmadığını" ancak "demokratik açıdan gerekli" görüldüğünü söyledi. Borrell, Avrupa Parlamentosu’nun da gelecek haftaki oturumunda konuyu ele alacağını, anayasa onay sürecinin devam etmesi ve tüm halkların görüş bildirmesi gerektiğini ifade etti. İngiltere: Gelecekle İlgili Sorunlar Derinleştirdi: İngiltere Dışişleri Bakanı Jack Straw, AB anayasasının Fransa’dan sonra Hollanda’da da referandum sonucu reddedilmesinin, AB’nin geleceğiyle ilgili sorunları derinleştirdiğini söyledi. Straw, Başbakan Tony Blair’le kendisinin uzun süredir AB anayasasının İngiltere ve AB için iyi bir anlaşma olduğunu açıkça ifade ettiklerini kaydetti. Fransa: SonuÇ, Büyük Kaygılar Yarattı: Fransa da, Hollanda’daki referandumun sonucunun, Avrupa projesinin geleceği hakkında büyük kaygılar yarattığını belirtti. Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac’ın basın bürosundan yapılan açıklamada, Birliğin kurucu üyesi ve Avrupa’nın yapılanmasında taahhüdü bulunan Hollanda’dan gelen bu yeni olumsuz sonucun, Avrupa projesinin gelişmesiyle ilgili kaygılar, sorunlar ve güçlü beklentiler olduğunu ortaya koyduğu kaydedildi. İspanya: Yeni Bir Zorluk: İspanya da, Avrupa anayasasının Hollandalılar tarafından reddedilmesinin, anayasanın onaylanması için "yeni bir zorluk" olduğunu bildirdi. Hollanda’nın AB anayasasını ezici bir çoğunlukla reddetmesinin ardından İspanya Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, bunun anayasanın onaylanması için "yeni bir zorluk" olduğu değerlendirmesinde bulundu. AB'den Yazılı Açıklama: Mesajı Dikkate Alıyoruz: AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso, AB Dönem Başkanı Lüksemburg Başbakanı Jean-Claude Juncker ve Avrupa Parlamentosu Başkanı Josepp Borrell, yazılı bir ortak açıklama metnini basına dağıttılar. Açıklamada özetle şu ifadeler yer buldu: "Hollanda vatandaşları da, Fransızlar gibi, AB Anayasası’na ’hayır’ demeyi tercih ettiler. Bu tercihe saygı gösteriyoruz. Hollanda’da yoğun ve zengin tartışmalar ardından ortaya çıkan bu sonuç, gerekli zamanın ayrılmasıyla yapılacak derinlemesine bir analiz gerektirmektedir. AB Anayasası’nın AB’yi daha demokratik, daha etkili ve daha güçlü kılacağına olan inancımız sürüyor. AB üyesi ülkelerin halklarının tamamı bu proje konusunda görüş bildirmelidir" Açıklamada, henüz 14 üye ülkenin anayasanın onayı konusunda görüş bildirmediği hatırlatılarak, 16-17 Haziran tarihlerinde, Brüksel’de, AB devlet ve hükümet başkanlarının buluşacağı zirvede, "durumun toplu ve derinlemesine bir analizinin yapılmasının yararlı olacağı" belirtildi. "Fransa ve Hollanda vatandaşlarından gelen mesajları işitiyoruz ve dikkate alıyoruz" denilen açıklamada, "AB kurumları, Avrupa vatandaşlarının önceliklerini dinleyecek ve bunlara yanıt vermek için çaba harcayacaklar" denildi. Açıklamada, "Ulusal hükümetler, AB kurumları, siyasi partiler, sosyal ortaklar ve sivil toplumun, hep birlikte, uzlaşma içinde, AB projesini ilerleteceklerine olan güven" dile getirilerek, "AB yoluna devam ediyor ve kurumları tam işlemeyi sürdürecekler" ifadeleri kullanıldı. [Milliyet Gazetesi, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 02.06.05, Şirintepe-İzmit].
Belçika Basını: Ermeni Yandaşları Savaşı Kaybetti: Belçika Senatosu'nda, Ermeni soykırımı iddialarını reddedenlerin cezalandırılmasını hedefleyen yasa tasarılarının geri çevrilmesi basında çeşitli yorumlara konu olurken, gazeteler, Ermeni yandaşlarının ''savaşı kaybettiğini'' yazdı. Daha önce Federal Meclis'ten geçirilerek Senato'nun onayına sunulan yasa değişikliği tasarılarında, Ermeni soykırımı iddiaları gündeme taşınıyor ve bu iddiaları reddedenlerin 8 gün ila bir yıl hapis, 26 ila 5 bin avro para cezasına çarptırılması hedefleniyordu. Senato Adalet Komisyonu, aylarca süren tartışmaların ardından, Nazi soykırımını inkar edenleri cezalandırmayı öngören 1995 tarihli yasayı değiştirerek Ermeni soykırımı iddialarını da bu yasanın kapsamına sokmayı hedefleyen tasarıların tamamını dün geri çevirdi. Mevcut yasa, içeriğinde değişiklik olmadan yürürlükte kaldı. Valon Liberal Parti ''Mouvement Reformateur'' (MR) ve Valon Yeşiller (ECOLO) girişimleriyle sunulan tasarılara ilişkin tartışmalar sırasında yoğun çaba harcayan, kulis yapan ve siyasetçiler üzerinde baskı kuran Ermeni lobisi, basından da büyük destek bulmuştu. Brüksel'de gösteri düzenleyen 5 bin Türk'ün bu demokratik tepkisini görmezden gelen televizyon kanalları, başkentteki bir anıt önünde toplanan 100 kadar Ermeni'nin görüşlerini yansıtmak için geniş zaman ayırdı. ''La Libre Belgique'' gazetesi, bugünkü baskılarında, ''MR ve ECOLO savaşı kaybetti'' başlığını kullanarak, sözde soykırım tasarısının ''rafa kaldırıldığını'' yazdı. Gazete, ''haftalarca süren tartışmaların ardından sihirli bir değnek darbesiyle yok edilen tasarıların'' kabul edilmesi halinde olabilecek olumsuzluklara değindi. Tasarıların geçmesi halinde, Belçika'ya gelen bir Türk bakanın inkarcılıkla suçlanarak dava edilebileceğini belirterek, bu tasarıların ''iç ve dış hukukta yaratacağı zorluklar'' üzerinde duran gazete, Adalet Komisyonu'nun büyük çoğunluğunun karşı tavır aldığına dikkat çekti. MR ve ECOLO partilerinin ''tamamen yalnız kaldığına'' dikkati çeken gazete, Belçika'daki Türk toplumunun tepkileri ve oy potansiyeli üzerinde de durdu. Gazeteye demeç veren ve kendisini ''Adalet ve Demokrasi İçin Avrupa Ermeni Federasyonu Başkanı'' olarak tanıtan Hilda Çoboyan, ''Belçika Senatosu'nda sözde soykırımı kabul ettirmek için on yıllarca mücadele verdiklerini, bu mücadeleyi son başarısızlığa rağmen sürdüreceklerini'' anlattı. Ermeni lobisine verdiği yoğun destekle dikkat çeken ''Le Soir'' gazetesi ise sözde soykırım tasarılarına ''birinci sınıf cenaze töreni'' yapıldığı görüşünü yansıtırken, Türk asıllı politikacıların ve Türk seçmenlerin baskısının etkili olduğunu yazdı. Gazete, MR'in konuyu tekrar gündeme taşımak için çaba harcayacağını bildirdi. Belçika'daki Türk toplumu ve Türk sivil toplum örgütleri, Senato'dan çıkan sonucu memnuniyetle karşıladı. [Milliyet Gazetesi, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 08.06.05, Şirintepe-İzmit].
Belçika, AİHM'de Mahkum Edildi: Belçika'da hapiste bulunan bir Türk, bu ülkeye karşı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde (AİHM) açtığı davayı kazandı. AİHM'nin dün açıklanan kararına göre Belçika, Ümit Göktepe (30) isimli Türkü adil yargılamadığı gerekçesiyle tazminat ödemeye mahkum edildi. Karar metninden elde edilen bilgilere göre Göktepe, 8 Aralık 1996 tarihinde, D.B. ve M.Ö. isimli şahıslarla birlikte, bir kişinin ölümüne neden olan bir soyguna katıldı. Sanıklardan M.Ö. soygun sırasında şiddet kullandığını ve diğer iki sanığın şiddete başvurmadığını mahkemede itiraf etti. Ümit Göktepe ve D.B, soygun sırasında şiddet kullanmadıklarını savundular. Yargılama, 12 kişilik halk jürisinden oluşan Ağır Ceza Mahkemesi'nde yapıldı. Mahkeme heyeti, halk jürisinin yanıtlaması gereken soruları belirlerken, sanıkları toplu olarak ele aldı ve soruları, her sanığın bireysel sorumluluğu üzerine oluşturmadı. Halk jürisi, bu nedenle tek soruya yanıt verirken 3 sanığın da şiddet ve ölümden sorumlu olduğu sonucuna vardı. Sanıklar 30'ar yıl hapis cezasına çarptırıldı. Göktepe, AİHM'ye yaptığı başvuruda, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin bireysel özgürlükler ve savunma hakkını konu alan 6. maddesini ön plana çıkardı. Göktepe, Ağır Ceza Mahkemesi'nde, kendisine yönelik ithamlar karşısında bireysel olarak savunma yapamadığını, jüriye de her sanık için ayrı ayrı, bireysel ithamlar hakkında görüş bildirme olanağı verilmediğini belirtti. AİHM, Ağır Ceza Mahkemesi'nin jüriye yönelttiği soruda sanıkları toplu olarak ele alınmasının bireysel hak ihlali olduğu, Göktepe'nin bireysel savunma hakkını kullanamadığını belirtti. AİHM, Belçika'yı toplam 6.549 avro tazminat ödemeye mahkum etti. Adli uzmanlar, Göktepe'nin, bu karardan sonra yeniden yargılanma ve bireysel savunma haklarını kullanma olanağı bulacağını belirtiyor. [Sabah Gazetesi, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 03.06.05, Şirintepe-İzmit].
Belçika’dan Ermeni Yasa Tasarısına Ret: Belçika Senatosu, sözde Ermeni soykırımı iddialarını reddedenlerin cezalandırılmasını hedefleyen yasa tasarısını reddetti ve Federal Meclis’e iade etti. Belçika Senatosu Adalet Komisyonu’nda, sözde Ermeni soykırımı iddialarını reddedenlerin cezalandırılmasını hedefleyen yasa tasarılarına ilişkin görüşmeler, söz konusu yasa tasarılarının reddedilmesi ve Federal Meclis’e iade edilmesiyle son buldu. Valon Liberal Parti ‘Mouvement Reformateur’ (MR) ve Valon Yeşiller (ECOLO) girişimiyle sunulan ve sözde soykırımı kabul etmeyenlere para ve hapis cezası öngören tasarıların reddedilmesiyle konuya ilişkin yasanın eski halinde kalması, sadece uluslararası kurumlarda tanınmış soykırımların dikkate alınması kararlaştırılmış oldu. [Hürriyet Gazetesi, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 08.06.05, Şirintepe-İzmit].
Bergama Köylüsü AİHM’de Kazandı: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Bergama Ovacık altın madeninin kapatılması yönündeki yargı kararını uygulamayan Türkiye’yi mahkum etti. 1997’de Danıştay 6. Dairesi, siyanür kullanılan Bergama Ovacık Altın Madeni’nde, yaşama ve sağlıklı çevre hakkının ihlal edildiğine kanaat getirip faaliyetlerinin durdurulması yönünde karar vermişti. İtiraza Ret; Kararın ardından dönemin hükümeti bir yıllık süre içinde madeni kapatmak için girişimde bulunmayınca avukat Mehmet Nur Terzi 10 Bergama köylüsü adına AİHM’ye gitmişti. AİHM, geçen yıl kasım ayında iç hukukta madenle ilgili kararların uygulanmasına karar vermişti. Türkiye’nin 3 aylık sürenin son gününde yaptığı itiraz reddedilirken, dava açan Bergamalı 10 köylüye 3’er bin Euro tazminat ödenmesine karar verildi. Bergama’da siyanürlü altına karşı mücadelenin simge ismi ‘Hopdediks’ lakaplı Bayram Kuzu, AİHM’den çıkan kararı göremedi. Kuzu, 2001’de geçirdiği beyin kanaması sonucu yaşamını yitirmişti. Türkiye üç ayda kapatmak zorunda. Bergamalı köylülerin avukatı Mehmet Nur Terzi, uluslararası hukuk kurallarına göre, kararın uygulanması için Türkiye’ye üç ay süre verildiğini, bu sürenin de 1 Temmuz’da sona ereceğini vurguladı. Terzi, Türkiye’nin karar doğrultusunda çalışma yapmaması halinde tekrar AİHM’ye gidebileceklerini belirtti. Siyanür liçi yöntemiyle altın çıkarılmasına karşı olan Bergamalı köylülerin avukatlarından Senih Özay da aynı gerekçelerle kendisinin 641 köylü adına AİHM’ye açtığı davanın devam ettiğini söyledi. AİHM kararıyla 3 bin Euro tazminat almaya hak kazanan köylülerden Tahsin Sezer, ‘Kişiler suç işlediğinde nasıl cezasını çekiyorsa devlet de cezasını çekmeli. Maden bu bölgeden gidinceye kadar eylemlerimize devam edeceğiz. İnşallah hukuk işler’ dedi. [Hürriiyet Gazetesi, Kayıt; Erkan Kiraz, 15.04.05, erkankiraz@yahoo.com Şirintepe-İzmit].
Çifte Standart Meselesi: Dünkü "Hürriyet"in "Paris kriterleri" manşetiyle verdiği haber, Türkiye'de AB ile ilişkilerin çok tartışıldığı ve Avrupalı dostların davranış tarzının sıkça eleştirildiği bir zamana rastladı. Haber, 13 Nisan'da Paris'te bir protesto gösterisi yapan lise öğrencilerinin polis tarafından tartaklanması ve coplanması ile ilgili. Fransız medyasının görmezlikten geldiği bu olay, nihayet "Choc" adında bir derginin resimleriyle ifşa etme sayesinde kamuoyuna yansıdı. Ama buna ne Fransız makamları, ne AB bir tepki göstermiş. Oysa 6 Mart'ta İstanbul'da gösteri yapan kadınların polis tarafından dövülmesi ve sürüklenmesi, Avrupa'da adeta fırtına koparmıştı. AB de buna sert tepki göstermişti... Avrupa basınının - ve de AB'nin - mahiyeti farklı da olsa, "Hürriyet"in deyişiyle "benzer iki olay" karşısındaki tavrı, bir "çifte standart" örneği... Aslinda "çifte standart" uygulaması sadece bu olayla ve Avrupa ülkeleriyle sınırlı değil. Bu tür davranışlar evrensel denecek ölçüde yaygın - ve de sık... Polisin şiddet kullanması halinde Avrupalıların kendi kentlerinde pas geçtikleri bir olayın benzerinin İstanbul'da cereyan etmesi karşısında kıyameti koparmalarının bir nedeni de şu: Fransa, AB'nin "baba" üyelerinden biri. Orada bu tür uygulamalar adeta hoşgörü ile karşılanıyor, Türkiye ise, Kopenhag kriterlerini yerine getirmesi istenen bir aday ülke olarak, tüm dikkatleri -ve de kuşkuları- üstünde topluyor. Tabii ki, kendilerini rahat hisseden Avrupa ülkelerinin ve kurumlarının "çifte standart" uygulamasını şiddetle yermek bizim hakkımız. Ancak başkalarında olduğu zaman kınadığımız nahoş olayların kendi ülkemizde cereyan etmesine karşı çıkmak da görevimiz olmalı... Hafta başında AB Ortaklık Konseyi'nde de, Avrupalı "ortaklar"ın gündeme getirdiği bazı sorunlar, Türk tarafının tepkilerine ve hatta eleştirilerine yol açtı. Nitekim İstanbul'daki 6 Mart olayı da bu "sorunlar" arasındaydı. Dışişleri Bakanı Gül, bunu "yol kazası" diye nitelendirip geçiştirdi. Herhalde "Choc" dergisi elinde olsaydı, "Sizde de oluyor böyle şeyler" diyebilecekti... Ortaklık Konseyi'nde tartışılan konuların bir kısmı üzerinde tam bir mutabakat sağlandığı söylenemez. Bu nedenle ortak tutum belgesinde, örneğin Kıbrıs gibi tartışmalı konularda muğlak ifadeler yer alıyor. Birçok AB üyesi, Türkiye'nin Kıbrıs Rum hükümetiyle diplomatik ilişki kurmasını isteyen bir cümle kullanılmasını istiyordu. Bu (özellikle İngiltere'nin çabasıyla) önlendi. Ancak belgede Ankara'nın Gümrük Birliği ek protokolünü imzalaması gerektiği belirtildi. Aslında Türkiye bu protokolü imzalamaya hazır (ve bir bakıma mecbur). Ancak bunun Kıbrıs Rum devletini tanıma anlamını taşımadığını da vurguluyor. Bu husus, ayrı bir mektupla da duyurulacak. Bu arada AB'nin de kendi verdiği sözleri yerine getirmesi beklenecek... Doğuş Üniversitesi'nin dün İstanbul'da düzenlediği "Türkiye'nin AB ile Müzakere Süreci" başlıklı konferansta konuşan AB Genel Sekreteri Büyükelçi Murat Sungar, doğru bir tespit yaptı: AB ile ilişkiler denince hep Kıbrıs, Ermeni meselesi gibi "siyasal sorunlar" akla geliyor ve medya sadece bu konular üzerinde duruyor. Oysa, AB ile müzakere sürecinde ele alınan ve şimdiden hazırlıkları yapılması gereken sağlıktan eğitime, çevreden mali düzenlemelere kadar -vatandaşların günlük yaşamını etkileyecek- çok konu var. Medya açısından bunlar diğerleri gibi "seksi" haberler olmasa da, asıl tartışılacak konular bunlar... Eğer AB ile üyelik hedefinden sapmıyorsak, bunun tüm zorluklara rağmen, nasıl gerçekleştirileceği üzerinde odaklanmak gerekiyor... [Sami Kohen, Email: skohen@milliyet.com.tr, Milliyet Gazetesi, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 29.04.05, Şirintepe-İzmit].
Fransa Kalkanı: AB Anayasası'nın referandumda Fransızlar’ın yüzde 55'nin oylarıyla reddedilmesi, Avrupa Birliği'nin geleceği konusunda tereddüt ve düş kırıklığına yol açtı. Sonucun, Türkiye'nin üyeliğini de ilgilendiren bir dizi dolaylı etkisi tartışılıyor. Geçen yıl İstanbul'daki NATO zirvesinde Türkiye'ye gelen Almanya'nın eski Savunma bakanlarından, Dışişleri Komisyonu Başkanı Hıristiyan Demokrat Parlamenter Volker Rühe ile konuşmuştuk. 17 Aralık zirvesine, altı aydan fazla süre vardı ve AB ile müzakereler başlasa bile 2010'lu yılları görmeden Türkiye'nin 'raydan çıkabileceği' tartışılıyordu. Deneyimli Alman politikacı, 2004 Haziran'ında yaptığımız söyleşide Fransa'dan çıkacak sonucu tahmin edercesine şu değerlendirmeyi yapmıştı: "Türkiye'nin üyeliğine karşı olanlar 2005-2007 arasında referanduma sunulacak Avrupa Anayasası'nı kalkan olarak kullanacaklar." Volker Rühe, haklı çıktı! Fransa halkının, AB'ye 'hayır' derken ortaya koyduğu 'siyasi irade'nin Türkiye'nin de dahil olduğu 'genişleme' politikalarına karşı bir direncin ifadesi olduğu kesin. Kuşkusuz, iç politik nedenler, Cumhurbaşkanı Chirac'ın zayıflığı, AB idealinin başta 'egemenlik' hakları olmak üzere sosyal politikalar üzerindeki olumsuz etkileri, işsizlik korkusu ve tarımın geleceğiyle ilgili kaygılar, sandıktan 'hayır' çıkmasında daha ağır bastı. Chirac, 'AB aynı koşullarda yoluna devam edecek' sözleriyle referandum şokunu atlatmaya çalışsa da, Fransızların, tarihi bir eşikten geçtikleri ortada. Sonuç, Sarkozy gibi AB genişlemesine kuşkuyla bakan, Türkiye karşıtı politikacıların önünü açacak. Fransa'da çıkan 'hayır'ın, Hollanda ve referanduma gidecek öteki AB ülkelerinde de 'domino efekti' yaratması bekleniyor. Almanya'da Başbakan Schröder'in aldığı seçim kararı, 2005 sonbaharında Hıristiyan Demokratlar'ın iktidara gelmesine yol açarsa, Angela Merkel liderliğindeki yeni iktidarın da Fransa'ya benzer ruh haline girerek, 'çekirdek Avrupa'yı yeniden tanımlamaya çalışacakları beklenebilir. Türkiye için öngörülen model 'imtiyazlı ortaklık' olacaktır. Belki bunları konuşmak için erken. Ekimde başlayacak Türkiye-AB müzakereleri, bugünkü olumsuz rüzgârdan etkilenmeyebilir. Ancak, Fransa'nın kararıyla 'hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı' açık. Referandum sonuçları nedeniyle Türkiye'yi yönetenlerin AB konusunda kafalarını netleştirmeleri gerekiyor. Tarikatlara 'Kuran kursu' izni vermeye çalışan bir iktidarla AB yolculuğu nasıl olacak? Böyle giderse yeni Avrupa inşasından önce 'raydan çıkabiliriz!' [Derya Sazak, Email; dsazak@milliyet.com.tr, Milliyet Gazetesi, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 31.05.05, Şirintepe-İzmit].
Fransa'da Chirac, De Villepin'i Başbakanlığa Atadı: Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, Dominique de Villepin'i Başbakanlık görevine atadı. Başbakan Jean-Pierre Raffarin'ın istifasını kabul eden Cumhurbaşkanı Chirac, İçişleri Bakanı de Villepin'i bu göreve getirdi. Raffarin, başbakanlık görevinde üç yıl kaldı. Fransa'da önüne geçilemeyen işsizlik ve ekonomik sorunlar, Raffarin'ın popülaritesindeki düşüşte en önemli nedenlerin başında gösteriliyor. [HaberTurk, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 31.05.05, Şirintepe-İzmit].
Fransız Basını: 2 yıllık bir çaba sonunda ince elenip sık dokunarak hazırlanan AB Anayasası taslağının Fransa'da yüzde 55 gibi yüksek bir oranda reddedilmesi hem ülke içinde, hem de Avrupa çapındaki evetçi saflarda şok, şaşkınlık, hayal kırıklığı yarattı; Birlik'in geleceği konusunda umutsuzluk doğurdu. Yaşanan moral bozukluğu özellikle var gücüyle evet safında yer alan medyada göze çarptı. Dünkü Fransız gazeteleri oylama sonucunu, "Siyasi tsunami" ve "Mazoşist şaheser" şeklindeki başlıklarla yorumladı. Fransa'nın anayasayı reddetmekle siyasi bir kriz içine atıldığını savunan gazeteler, şu başlıkları kullandılar: Mazoşist Şaheser (Liberation): Popülizm salgını, önüne çıkan her şeyi, Avrupa'nın entegrasyonu, genişleme, siyasi elit, piyasa güçleri, reformlar ve enternasyonalizmi sildi süpürdü. Bu devekuşu gibi başını kuma gömen liderlerin eseri. Tepetaklak Olduk (Le Figaro): Böylesine derin bir etki yaratacak başka bir örnek bulmak için tarihte çok gerilere gitmek lazım. Hayır kazandı ve her şey tepetaklak oldu. Chirac'ın hayalleri yıkıldı, Avrupa krize girdi. Avrupa'nın Büyük Kızı Değiliz (Le Monde): Fransa artık Avrupa'nın büyük kızı değil. Fransa, Avrupa'nın birleşmesi için mücadele eden cephenin ön saflardaki yerini kaybetti. Siyasi Tsunami (La Tribune): Fransa'nın tercihi hiçbir şeyi çözmeyecek. Tüm yapılan, sorular yöneltmek. Avrupa'nın En Hasta Adamı (L'Est Republicain): Fransa'daki depremin dalgaları tüm Avrupa'da hissedildi. Fransa, AB'nin en hasta adamı. Yalnızlığa Mahkûm (Quest - France): Önümüzdeki günlerde öteki referandumların bizi takip edip etmeyeceğini göreceğiz ama oradaki sonuçlar ne olursa olsun biz yalnızlığa ve yanlış anlaşılmaya mahkûm olduk. Fransız "hayır"ı Avrupa ve ABD basınında da benzer şekilde şaşkınlık ve kötü haber havası içinde yansıtıldı. Bazı başlıklar şöyle: Ölüm Öpücüğü (İngiliz Daily Mail), Kendi Kalesine Gol (Yunan Ta Nea), Anayasa Gün Yüzü Görmeyecek (İtalyan La Repubblica), Fransız-Alman Motoru Stop (Rus İzvestia), Avrupa Dondu (İngiliz Guardian), Avrupa İÇİN Kara Pazar (Alman Bild), Fransızlar Seçkinlere Nanik Yaptı (Amerikan Washington Post).[HaberTürk, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 31.05.05, Şirintepe-İzmit].
Günter VERHAUEGEN; AB Genişlemeden Sorumlu yetkilisi.
İspanya Hükümeti ETA İle Şartlı Görüşecek: İspanya Parlamentosu hükümetin ETA örgütüyle görüşmeleri başlatma önerisini onayladı. Parlamento görüşmelerin başlaması için örgütün silah bırakmasını şart koşuyor. İktidardaki Sosyalist Parti, parlamentodaki altı ana partiden görüşmeler için onay aldı. Eski Başbakan Jose Maria Aznar'ın başkanlığını yaptığı Halkçı Parti ise görüşmelerin başlatılmasına karşı 'hayır' oyu kullandı. Oylamada 147 'hayır' oyuna karşılık 192 'evet' oyu çıktı. Ancak görüşmelerin başlaması için ETA örgütünün silah bırakması gerekiyor. [Hürriyet Gazetesi, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 18.05.05, Şirintepe-İzmit].
Kendi Tarihiyle Küs Olmamak: Hiçbir yazarı, okuru, aydını, insanı düşüncelerinden dolayı suçlamadım, herhangi bir şekilde mahkûm etmedim. Örneğin ekonomik ve politik küreselleşmenin ancak çok büyük, emperyal devletlerin ve uluslararası şirketlerin işine yarayacağını düşünüyorum. Bu konuda böyle düşünen sadece ben değilim. Ama küreselleşme yandaşlarının iddialarını kendi bağlamları içinde, kendi sözleri ve iddiaları ile yıkmaya çalışırım. Bir tartışmaya girdiğim zaman karşı tez olarak kesinlikle kendi tezlerimi ileri sürmem. Kendi tezlerimi ileri sürdüğüm zaman zaten yazı o noktada biter, tartışma olmaz. Karşımdakilerin tezlerini kendi tezimi ileri sürmeden tartışırım, yanlış noktalarını ve tutarsızlıklarını gösteririm. Örneğin Mehmet Ali Birand Posta gazetesinde “Asker kendini zora sokuyor” (26 Nisan 2005) ve “Kendi tarihi ile barışık olmak” (28 Nisan 2005) başlıklı iki yazı yazdı. Mehmet Ali Birand, Genelkurmay Başkanı’nın yaptığı konuşmayı Avrupa Birliği normlarına göre değerlendirip eleştiriyor ama Orgeneral Hilmi Özkök’ün konuşmasını ulusal esenliğimiz ve çıkarlarımız açısından okumaya çalışmıyor. Yapılması gereken şu: Genel Kurmay Başkanı’nın konuşmasını ulusal çıkarlar açısından okumak ve daha sonra Avrupa Birliği bağlamı içinde değerlendirmek. Bir eylem ulusal çıkarlara uygunsa ama Avrupa Birliği ile çelişiyorsa, hangisini tercih edeceğiz? Ben kendi adıma önce ulusal çıkarlarımızı tercih ederim. Avrupa Birliği’nin çıkarları ülkemin çıkarlarından sonra gelir. Mehmet Ali Birand’ın yazdığı gibi “Asker kendini zora sokuyor” ama bu zor ulusal çıkarlarla çelişmiyor. AB ile çelişiyor. O zaman AB ile konuşulur. En kızdığım laflardan biri “Kendi tarihi ile barışık olmak!” Bunun anlamı şu: Başkalarının bizim için biçtiği ve bize layık gördüğü elbisenin içine girelim. Girmezsek kendi tarihimizle barışmamış oluyoruz, ki çok ayıptır (!). Girersek herkesin beğeneceği aptal çocuk olacağız, herkes ensemize vurup lokmamızı elimizden alacak. Mehmet Ali Birand “Kendine güvenen, özür dilemekten utanmayan, göğsünü gererek ‘Hata ettim’ der” diyor. Ve ekliyor: “Bunun güzel örneğini Mustafa Kemal vermiştir. Gelibolu Savaşları’ndan dolayı kimseyi düşman ilan etmemiş, aksine Çanakkale’de ölen onbinlere ‘Artık bizim çocuklarımız’ demek büyüklüğünü göstermiştir.” Mehmet Ali Birand’a karşı herhangi bir tez ileri sürmeyeceğim ilkem gereği, sadece kendi tezi içinde tutarsızlığını göstereceğim: 1. Mustafa Kemal, Çanakkale Savaşları konusunda, yaptığı, yaptığımız bir hata yüzünden özür dilemiyor. 2. Tam tersine bize karşı yapılmış bir haksızlığın aleti olan ve bu uğurda hayatlarını veren insanları bağışlıyor. 3. Mustafa Kemal, Türk ulusu adına ve kendi adına, saldırgan Avustralya ve Yeni Zelanda devletlerini ve halklarını bağışlıyor, onlara dostluk elini uzatıyor. 4. Bu, tarihsel açıdan gerçek bir büyüklüktür. 5. Kemal Atatürk’ün eylemi ve sözleri Mehmet Ali Birand’ın tezini yalanlamaktadır. Mehmet Ali Birand’ın tezine ve tezinin mantığına kendimizi uyarlarsak şöyle bir sonuca varırız: Mustafa Kemal ve askerleri, Çanakkale Savaşları sırasında saldırganlara karşı koyup Anadolu’nun ve Kafkaslar’ın kapısını açmadığı için hata yaptıklarını anlamışlar ve Mustafa Kemal düşmandan ve ölülerinden özür dilemiştir. Birand’ın mantığının Çanakkale yorumu böyledir. Benim ve benim gibi düşünenlerin yorumuna göre: Çanakkale Zaferi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temellerini atmış, Çarlık Rusya’nın yıkılmasına, SSCB’nin kurulmasına yol açarak, XX. Yüzyıl tarihinin mimarı olmuştur. [Özdemir İnce, Email: oince@hurriyet.com.tr, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 16.05.05, Şirintepe-İzmit].
Keşke Bir Gün Önce Gelseydi: Büyük Fransız medyasının özenle sakladığı dayak fotoğrafları karşısında ne hissettiniz? Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üye olmasını yürekten isteyen bir insan olarak ne hissettiğinizi soruyorum. Derin bir ‘riya’ duygusu sizin de içinizi kaplamadı mı? Türkiye’de polis kadın dövüyor diye İstanbul Film Festivali’nin davetini reddeden Emmanuelle Beart’a, hemen o saniye birkaç kelam etme ihtiyacı duymadınız mı? İçinizden şöyle bir şeyler gelmedi mi? ‘Arkadaş, polisse polis, tekmeyse tekme, kızsa kız, hepsi bu karede var. Bakalım şimdi ne yapacaksın? Ülkeni terk edecek misin?’ Benim geldi. Dilimin ucuna kadar geldi. Yazı işleri masasındaki bütün arkadaşların da gelmiş olmalı ki, duygumuz bir anda manşet haline dönüştü. O an başka şeyler de aklıma geldi. Keşke şu fotoğraflar bir gün önce elimize geçseydi ve Dışişleri Bakanımız, Ortaklık Konseyi ile görüşmelerinde önüne İstanbul’daki polis dayağının fotoğrafları konduğu zaman, o da ‘Choc’ Dergisi’nin bu fotoğraflarını koyabilseydi. Keşke, keşke bu manşeti bir gün önce verebilseydik. Şimdi merakla bekliyorum. Fransız basını bu fotoğrafları sakladı. Bakalım, Avrupa’nın demokrasi meraklısı öteki medyası ne yapacak? İstanbul’daki sahneyi manşetlerine çeken gazeteler, bu Paris Kriterleri karşısında nasıl bir gazetecilik yapacaklar? Hep birlikte göreceğiz. Bakalım demokrasinin, insan haklarının kriterleri sadece Türkiye için mi geçerli, yoksa bütün Avrupa için mi? Ama göreceksiniz, çıt çıkmayacak. Çünkü artık Avrupa, Kopenhag’ı vesaireyi unuttu. Şimdi geçerli olan Ankara kriterleri. Avrupa’da kararmış bazı vicdanlar, Türkiye üzerinden temizleniyor. Demokrasi yok diye Türkiye’ye gelmeyi reddeden aydın arkadaş, tatilini Dubai’de geçiriyor. Neden? Orada kadına daha mı iyi muamele ediliyor? Demokrasi daha mı ileride? İnsan Hakları’na daha fazla mı saygı gösteriliyor? Maalesef bugünün Avrupa gerçeği bu. Kendini kaybetmiş bir kıta, kimliğini Türkiye üzerinden aramaya çalışıyor. Bana göre Avrupa’nın bütün tarihi boyunca düştüğü en acıklı tablo. Önceki gün önümde başka bir fotoğraf daha vardı. Bulgaristan ve Romanya, AB ile tam üyelik anlaşmasını imzalıyorlar. Masanın üzerindeki defterlere bakıyorum. Çok değil, bundan 15 yıl önce 300 bine yakın Türk, Bulgaristan’dan zorla göç ettirildi. Acaba 20’nci yüzyılın bu son tehciri hakkında Avrupa’nın tek kelime itirazı var mıydı? Hadi itirazı bıraktım, küçük bir hatırlatma? Yok. Hayatlarını çat kapı Diyarbakır haline getiren o insan hakları sorgucularının aklına bir gün dahi olsun Bursa’ya gidip oradaki insanlara fikrini sormak gelmiş miydi? Nerde... Bir yerde insan hakkı olması için ya Ermeni, ya Kürt, ya da Rum kelimelerinin bulunması gerekir. Öyle görülüyor ki, bir kere daha Avrupa’nın imdadına yetişiyoruz. Avrupa Birliği’ne giriş ücretimiz bu olacak. Onların kaybettikleri kimliklerini bulmalarına yardımcı olmak. Kararan vicdanlarını temizlemek. Ve bu kıtasal riyaya, bu küresel egoizme tahammül etmek. Ne yapalım, 600 yıllık bir tarihin ve Türk olmanın önümüze koyduğu fatura bu. [Ertuğrul Özkök, Hürriyet Gazetesi, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 28.04.05, Şirintepe-İzmit].
Keşke Samimi Olsalar: Henüz okumadık ama yarın öbür gün bir Hollandalı, bir Fransız yahut Alman yetkili çıkar da ‘Onur Air meselesinde bizim dediğimizi yapmazsanız Avrupa Birliği’ni unutun’ diye tehdit ederse şaşmayın. Bu tehditten söz ederken örneğini çok gördüğümüz o saçma sapan lafları kastediyoruz. Türkiye’yi bir gün Avrupa Birliği’ne kabul etmeye 1963 tarihli Ankara Anlaşması’yla söz verirken Türkiye’nin ne demokrasisinden, ne insan hakları sicilinden, ne kadının toplum içindeki statüsünden, ne nüfusunun yüzde 98’inin Müslüman olduğundan söz eden Avrupalılar birdenbire bütün bunları anımsayıp karşımıza çıkmadılar mı? Hadi ötekileri yeni fark ettiler diyelim. Müslüman çoğunluklu bir toplum olduğumuzu da mı yeni öğrendiler? Demek istediğimiz şu: Avrupalının çifte standardıdır mesele. Türk müsün? Senin mutlaka bir yanlışın vardır... Eğer yanlışın yoksa o, sende yanlış bulunmadığı anlamına gelmez. Sadece sendeki yanlışın nerede olduğu henüz bulunamamış demektir. Ve bilin ki bu suçlamanın altında da mutlaka Avrupalı dostlarımızın çoğu kez iğrenç ama çok güzel ambalajlanmış bir çıkarı yatmaktadır. Siz o çıkar ilişkisini keşfedinceye kadar atı alan Üsküdar’ı geçmiş olur. Buradaki durum galiba, o kadar uzun süreyi beklemeden ortaya çıktı: Bizler fark etmeyiz ama meğer Onur Air, Hollanda’dan Türkiye’ye gelenler başta olmak üzere turist taşıma işinde bayağı iddialıymış. O kadar ki Hollanda’dan gelen turistlerinin yüzde 50 kadarını bu firma taşırmış. Oysa aynı pazarı paylaşmaya çalışan Hollanda firmaları mali kriz içindeymiş. O nedenle Onur Air’in beline bir tekme yerleştirmek, bayağı önemli ve gerekli hale gelmiş. Nitekim Onur Air’in bir uçağında gördükleri bir teknik arızayı gerekçe gösteren Hollanda Sivil Havacılık otoriteleri, söz konusu şirkete ait uçakların kendi ülkesine inmesini ve kalkmasını yasakladı. Onu bilindiği gibi Hollanda’nın kararına gönderme yaparak Almanya, İsviçre ve Fransa’nın aldığı kararlar izledi. ‘Onur Air’in bakım ve teknik yetersizlikleri’ bu karara yol açmış. Bu karar gerçekten yolcu güvenliği düşünülerek alınmış olsa, alkışlayacağız. Oysa konunun uzmanları diyorlar ki: ‘Hollandalıların söylediği 17 adet eksikliğin hiçbiri bu kararı haklı göstermeye yetmiyor. Çünkü söylenenler ayrıntı niteliğindeki (birinci derece) eksikler. Oysa havacılıkta bu eksikler ve aksaklılar üç derecedir. En ağırı üçüncü derece olandır. Kaldı ki bir uçakta bu eksikler bulunursa, en çok o uçağın seferine izin verilmez. Dahası... Hadi diyelim Hollanda bunları çok önemsedi. Peki ama Onur Air’in uçuş yaptığı öteki Avrupa ülkeleri yani İngiltere, Belçika, Danimarka, İspanya, İtalya ve İsrail neden aynı kararı almadı? Onları da bırakın... Bizim insanlarımızın canı can değil mi? Biz neden bu uçuşlara izin veriyoruz?’. [Oktay Ekşi, Hürriyet Gazetesi, Email: oeksi@hurriyet.com.tr, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 17.05.05, Şirintepe-İzmit].
Merkel'den Korkmaya Hiç Gerek Yok: Almanya'da Sosyal Demokratlar çok ağır bir yenilgiye uğradılar. Kuzey Ren-Vestfalya eyaleti parlamento seçimlerini 39 yıl sonra Hristiyan Demokratlara kaptırdılar. İşin kötüsü, Sosyal Demokratların kalesi diye bilinen bu eyalet, önemli bir farkla (yüzde 37.6'ya karşı yüzde 44.8) Hristiyan Demokratları tercih etti. Başbakan Schröder, sonuçlar belli olur olmaz erken seçim çağrısında bulundu. Bu durum da, Türkiye'de, özellikle kötümserler arasında "felaket haberi" şeklinde algılandı. Gayet tabii, Sosyal Demokratların iktidarı Türkiye'nin Avrupa ilişkileri açısından tercih edilir. Eğer Schröder iktidarda bulunmasaydı, Türkiye'nin 3 Ekim'de müzakerelere başlama kararını alması daha bir zor olurdu. Pazarlıklar çok daha güç yürütülür, Ankara önemli güçlüklerle karşılaşırdı. Önümüzdeki seçimleri Hristiyan Demokratların kazanmasına mutlak gözüyle bakılıyor. Tüm tahminler, 8 yıllık bir Hristiyan Demokrat iktidarının başlayacağı şeklinde. Bu olasılık, Türkiye'nin AB ile 3 Ekim müzakerelerini engeleler mi? Hayır... Türkiye'nin 3 Ekim müzakerelerini, ne Fransadaki AB anayasası, ne de Almanya'daki bir Hristiyan Demokrat iktidar engelleyebilir. 3 Ekim'de müzakelere başlar... Güçlükler, daha sonra ortaya çıkacaktır. Müzakerelerin ilk 5-6 yılında Angela Merkel oyun bozun olmamaya özen gösterecek, 10-15 inci yıllarına gelindiğinde, yani müzakerelerin sonuna doğru durumu yeniden değerlendirecektir. Yine Herşey Türkiye'ye Bağlı: Dünkü yazımda da aynı noktaya dikkat çekmiştim. Fransada anayasaya Hayır oyu çıksa dahi, AB ile müzakereleri etkileyecek en önemli unsur Türkiye olacaktır. Almanya'daki iktidar değişikliği hakkında da aynı görüşü tekrarlamak istiyorum. Türkiye, müzakerelerden ne istediğini, ne zaman tam üyeliği hedeflediğini ve yükümlülüklerini yerine getirme konusunda kararlılığını gösterirse, Ankara'nın iradesini Angela Merkel kıramaz. Yeterki, Türkiye kararlı davransın, hesaplarını iyi ve gerçekçi şekilde yapsın... Komplo teorilerine inananlar, Avrupa koridorlarında her konuşulanı sanki gerçekmiş gibi yansıtıyorlar. Toplumdaki korkuyu arttırıyorlar. Özel statü faktörünü konuşarak, kamuoyunu sanki hazırlıyorlar... Özel statüyü de, Türkiye istemediği taktirde, kimse kabul ettiremez. Herşey bizim tutumumuza bağlıdır. [Mehmet Ali Birand, Email: mabirand@e-kolay.net, Hürriyet Gazetesi, 25.05.05, Kayıt Erkan Kiraz, Email; erkankiraz@yahoo.com, Şirintepe-İzmit].
Moskova Radyosu'ndan Öcalan Yorumu: Moskova Radyosu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) verdiği kararın ardından Abdullah Öcalan’ın yeniden yargılanması halinde Türkiye’de gerginliğin artabileceğini öne sürdü. Radyonun yorumunda çeşitli ülkeler tarafından yasadışı kabul edilen PKK’nın son dönemde yeniden faaliyetlerini artırdığı, eylemlere tekrar başlandığı 1 Haziran 2004’ten bu yana ölenlerin sayısının 5 kat arttığı, eylemlerde yaklaşık 100 kişinin öldüğü ve 230’u aşkın kişinin yaralandığı vurgulandı. PKK’lı teröristlerin Kuzey Irak’tan Türkiye’ye sızmasında her geçen gün artış görüldüğünü belirten Moskova Radyosu, yollara döşenen mayınların çok sayıda sivilin ölümüne neden olduğunu, Washington yönetiminin, PKK’nın faaliyetlerini Kuzey Irak’ta durduracağına dair vaatte bulunmasına karşılık gereğini yerine getirmediğini aktardı. Yorumda şöyle denildi. ’Endişeler Temelsiz Değil’: "Bölgede terör gruplarını etkisiz hale getirmek amacıyla Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından kapsamlı operasyon gerçekleştiriliyor. Bu operasyon sırasında 50 PKK’lı ve 30’u aşkın asker öldü. Dolayısıyle, AİHM’nin 12 Mayıs’ta Abdullah Öcalan hakkında verdiği karar Türkiye ve Türk askeri çevrelerinde olumsuz yankılar uyandırdı. Türk askeri çevreleri, ilgili davaya yeniden bakılması durumunda ülkede kitlesel kargaşa başlamasından endişe ediyor. Bu endişe hiç de temelsiz değil. Türkiye’nin Güneydoğu kesiminde terör eylemlerinden ötürü 35 bini aşkın kişi öldü. 1’inci Ordu Komutanı Orgeneral Hurşit Tolon’a göre, AİHM’nin kararının politik nedenleri var. Bu karar Avrupa’nın, Türkiye’nin hukuk sistemini ve anayasasını tanımadığını gösterdi. Orgeneral Tolon’un belirttiğine göre Kürt Ayrılıkçıları ile girilen çatışmalarda ölen veya sakatlanan askerlerin annelerini unutmak mümkün değil. Bu, tüm Türk askerlerinin ortak kanısı. Emekli Türk askerleri de AİHM’nin kararını kınadı. Pek çok gösterici, hükümeti Avrupa Birliği’ne katılmaktan vazgeçmeye çağıran pankartlar taşıdı." [İhsan Dörtkardeş-DHA, Hürriyet Gazetesi, Gazetei, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 24.05.05, Şirintepe-İzmit].
Nasıl Bir Avrupa?: Fransızlar’ın referandumda "hayır" demelerinin nedenleri ne olursa olsun (nedenler pek çok) sonuç Fransa'yı olduğu kadar AB'yi de derinden sarsan bir siyasal deprem niteliğini taşıyor. Fransa'da "hayır"ın faturası öncelikle Chirac yönetimine, hükümete, merzez-sağ partilere, Sosyalistlere çıkıyor. Şimdi Fransız siyasetçileri, "sessiz ve derinden" değişen ve sandık başında bir "devrim" gerçekleştiren topluma kulak vermek ve ona göre kendilerine yeni bir çekidüzen vermek zorundalar. Fransa için şimdi sancılı bir dönem başlıyor. Fransızlar "hayır" demekle kurucusu oldukları AB'ye ve kendilerinden birinin (Giscard d'Estaing'in) mimarı sayıldığı AB Anayasası'na ağır bir darbe indirdiler. AB çevrelerinde çok açık ifade edilmemekle beraber, Fransız "hayır"ının, 5 yıl süren bir çalışma ve karşılıklı uzlaşı sonucu üretilen 448 maddelik AB Anayasası'nın artık "ölü" sayılması gerektiği kanaati hâkim. Yarın Hollanda'daki referandumdan çıkması beklenen "hayır" da, "tabuta bir çivi daha çakacak" gibi görünüyor! AB içinde önemli kararlar oybirliği ile alındığı için, 25 üyeden birinin "hayır" demesi, anayasa ile ilgili antlaşmayı rafa kaldırmaya yetiyor. Antlaşmaya eklenen bir maddeye göre, böyle bir durumda AB Konseyi (zirve toplantısı), ne yapılması gerektiğini görüşür. Dolayısıyla, Fransa ve Hollanda'nın kararı 16-17 Haziran'da yapılması öngörülen zirvede ele alınacak ve bir çıkış yolu aranacak. Şimdiden kafalarda oluşturulmaya çalışılan çeşitli senaryolar var. Bu formüllerden biri, referandumu tekrarlamaktır. Vaktiyle Danimarka ve İrlanda'da bu yöntem, iyi sonuç vermişti. Ancak yüzde 55 oranında "hayır" diyen Fransa kısa sürede fikir değiştireceğe benzemiyor. Kaldı ki Fransız siyasi partileri de buna taraftar görünmüyorlar. Bir başka senaryo, anayasayı değiştirmek, yeni bir metni halkın onayına sunmaktır. Bu da pek olası görünmüyor; çünkü mevcut anayasa hassas dengelere dayalı bir uzlaşının eseridir. Üyelerden (veya üye ülkelerin siyasi partilernden) birini tatmin etmek için yapılacak bir değişiklik, bu kez, diğer üyeler tarafından reddedilecek. Nihayet bir diğer formül, anayasanın itirazlara yol açmayan bazı maddelerinin, bir konsensüs sağlanarak uygulamaya konmasıdır. Anlaşılan "B Planı" diye son günlerde sözü edilen formül böyle bir çıkış yolu öngörüyor. Ama buna da şüphe ile bakılıyor. Hasılı, AB şimdi çok tartışmalı, sıkıntılı bir döneme giriyor. Kuşkusuz AB'nin vardığı noktanın gerisine dönmesi ve hele dağılması söz konusu değil. Ama bu durumda ileriye de gidemeyecek, yani gerçek bir siyasal birlik olamayacak. Anayasa AB'yi entegrasyon yoluna, siyasi bir güç olma sürecine sokmayı amaçlıyor. Fransızların "Non" demesi, bu gidişi durduruyor. AB bu yüzden entegrasyon yolunun başında, "stop" ediyor... Bunun AB içinde özellikle Fransa'nın etkinliğini azaltacağı kesin. Fransız-Alman ekseni yok olabilir, hatta yerini yeni bir İngiliz-Alman ekseni dahi alabilir. Chirac, "Hayır" dendiği takdirde, AB'nin ABD ve ileride Çin, Japonya ve Latin Amerika karşısında bir "güç" olamayacağını söylüyordu. Şimdi korktuğu şey olacak gibi görünüyor. Fransa'nın kararını meclis yerine halkoylamasıyla vermesini isteyen Fransız lideri, bu tercihini kullanmaktan pişman olsa gerek!.. [Sami Kohen, Email; skohen@milliyet.com.tr, Milliyet Gazetesi, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 31.05.05, Şirintepe-İzmit].
Non... Nee... Sonrası Ne?: AB Anayasası'nın ölü sayılması için, Fransa'nın "Non" demesi zaten yetiyordu, ama şimdi Hollanda'nın "Nee"si, tabuta ikinci çiviyi de çakmış oldu. AB'nin altı kurucusu arasında yer alan Fransa ile Hollanda'nın referandumda "hayır" demesinin benzer nedenleri var: Halk, bu oylamayı ekonomik ve sosyal sıkıntıların faturasını hükümete çıkarmak için fırsat bildi. İki ülkede de yükselen milliyetçilik ve de yabancı düşmanlığı, AB'ye karşı tepki oyunun verilmesine yol açtı... Hollanda'da halkın önemli kısmı, göç sonucunda kendi ulusal kimliğini kaybettiğini düşünüyor ve bu durumdan AB'yi sorumlu tutuyor. Birçok Hollandalı da, AB'ye fert başına en çok mali katkıda bulunan ülkenin Hollanda olduğunu (5 milyar euro) hatırlatarak, Birliğin kendilerine pahalıya mal olduğunu ve karşılığında pek bir şey almadıklarını öne sürüyor. Referandum kampanyasında bütün bu nedenler enine boyuna tartışıldı. Bu arada "Türkiye faktörü" de "hayır" korosuna dahil edildi... Aslında "Non-Nee" çifte darbesi ile yere serilen "ölü"nün AB'nin değil, AB Anayasası'nın olduğunu belirtmek lazım. Diğer bir deyişle, anayasa gömülecekse bile, AB yaşamaya devam edecek. Bu darbelerden ciddi yara almış ve sarsılmış da olsa... AB'nin şimdi toparlanması, daha doğrusu kendine yeni bir kimlik ve misyon biçmesi, zaman alacak. Bu referandumların en olumsuz sonuçlarından biri, AB'ye zaman kaybettirmesi; onu yerinde saymaya zorlamasıdır. Ama, Fransız ve Hollanda referandumları şu gerçeği de ortaya çıkarmış bulunuyor: AB, henüz ileri bir siyasal birlik oluşturacak duruma gelmedi. Yaşlı kıta ülkelerinin "Birleşik Avrupa" kurma hayali bazı idealist aydınların ve elitlerin gözünde tütebilir ama, halklar (ve onlara hoş görünmek isteyen popülist siyasetçiler) henüz buna hazır değiller... Fransa ve Hollanda'da görüldüğü gibi (ki bu önümüzdeki aylarda referanduma gidecek olan diğer ülkelerde de görülecek), "Anayasaya hayır"ın arkasında, AB'ye karşı duyulan bazı kuşkular ve hatta korkular da yer alıyor. Yani "hayır" diyenler, belki de içeriğini tam kavrayamadıkları anayasanın öngördüğü "yarınki AB"den çok, "bugünkü AB"ye karşı tepkilerini sergilemek fırsatını buldular. Bu referandumlar gösterdi ki, Avrupalılar çoğunlukla ulusal kimliklerini ve çıkarlarını entegrasyonun üstünde sayıyorlar. Şimdiki haliyle bile, AB'nin öngördüğü "Avrupalılık" milliyetçiliğin yükseldiği bir ortamda, arzulanan geniş desteği görmüyor. Entegrasyon yönünde atılan adımlara hâlâ tepki gösterilmesi bunun örneği. Nitekim Hollanda'da "hayır" diyenlerin bir şikâyeti de euronun hayat pahalılığına yol açması ile ilgili... Şimdi AB yöneticileri, saf dışı edilen anayasanın yerine nasıl bir yeni antlaşmanın oluşturulması gerektiğini düşünürken, referandumların ortaya koyduğu "AB ile ilgili bugünkü gerçekleri" dikkate almak ve halkın istekleri doğrultusunda yeni düzenlemelere gitmek durumundalar. Bu hiç de kolay değil; çünkü her ne kadar AB'nin (Komisyon gibi) organları varsa da, üye ülkelerin farklı çıkarlarından ve tavırlarından ötürü herkesi tatmin edecek ortak politikalar belirlemeleri çok zor. Öyle görünüyor ki, referandumlardan sonraki iş, "Anayasayı kurtarmak"tan çok, "AB'yi korumak" oluyor... [Sami Kohen, Email; skohen@milliyet.com.tr, Milliyet Gazetesi, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 02.06.05, Şirintepe-İzmit].
Norveçli Bakana Yumurta Tepkisi; PKK'lıların yumurtalı saldırısına uğrayan Erdoğan, Norveç Savunma Bakanı'na, "Programım olmasaydı ülkenizi çoktan terk etmiştim" dedi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Norveç gezisi sırasında PKK'lı bir grubun kendisine yumurta atması sırasında, Norveç polisinin müdahalede bulunmamasına sert tepki gösterdi. Erdoğan, Norveç Savunma Bakanı Kristne Krohn Devoled'a, "NATO'da programım olmasaydı, ülkenizi çoktan terk etmiştim" dedi. Erdoğan, önceki gün Oslo'da parlamento çıkışı PKK'lıların kendisine ve heyetine yumurta atması eylemini Stavanger'deki NATO Karargâhı ziyaretinde gündeme getirdi. Petrol ve Enerji Bakanı Thorhild Widvey'le görüşmesinin ardından NATO Karargâhı'na giden Erdoğan, kendisini karşılayan kadın Savunma Bakanı Devoled'a sert çıktı. Özür dilediler; Olayın şokunu atlatamadan bir de NATO Karargâhı'nda PKK'lıların yumurta atma eylemiyle karşılaşan Erdoğan, "Biz sizi Türkiye'ye gelince böyle mi karşıladık. Eğer NATO'da bu programım olmasaydı ülkenizi çoktan terk etmiştim" diye sitemde bulundu. Devolde da, Erdoğan'dan özür diledi. Norveç Başbakanı Kjell Magne Bondevik'in ise Erdoğan'ı aramadığı ve Norveç makamlarından da resmi bir özrün gelmediği bildirildi. [Hürriyet Gazetesi, Kayıt; Erkan Kiraz, Email; erkankiraz@yahoo.com, 14.12.04, Cuma, Şirintepe-İzmit].
Rice'dan Türkiye'ye destek: ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, Türkiye'yi de içine alan, ortak değerler etrafında birleşmiş bir Avrupa'dan herkesin çıkarı bulunduğunu söyledi. Rice, Washington'da Avrupa Birliği-ABD bakanlar toplantısı çerçevesinde AB Ortak Güvenlik ve Dış Politika Yüksek Temsilcisi Javier Solana, Lüksemburg Dışişleri Bakanı Jean Asselborn ve Avrupa Birliği komisyoneri Benita Ferrero-Waldner ile biraraya geldi. Rice, toplantıların ardından AB anayasasına ilişkin Fransa ve Hollanda'daki referandumlardan çıkan sonuç ve bu sonucun, Türkiye'nin AB'ye üyeliği yönündeki Amerikan hedefine bir darbe olup olmadığı yönündeki bir soruyu yanıtladı. Rice, soruya ''Her şeyden önce Avrupa'nın bütünleşmesinde ABD'nin uzun dönemli çıkarı bulunuyor. Başkan da bunu teyit etti ve Brüksel'deyken, küresel bir ortak olarak güçlü Avrupa'ya olan inancımızı ve kararlılığımızı güçlendirdi. Bizim görüşümüze göre ABD ile küresel ortak olarak hareket etme kabiliyeti olan güçlü ve birleşik bir Avrupa, demokratik değerlerimiz ve ortak tarihimizle birlikte, sadece bütün dünyada demokrasi ve özgürlük için savaşan güçlerin sayısının katlanmasına hizmet edecektir'' yanıtını verdi. ABD'nin bu yönde politikalarını sürdüreceğini belirten Rice, Irak'ta, İran'ın potansiyel nükleer sıkıntıya yol açması konusunda ve daha geniş kapsamda Ortadoğu'da önlerinde büyük bir gündem olduğunu kaydetti. Rice, ''Avrupa'nın bu konulara gelecekte nasıl yaklaşacağına ilişkin konuşamam. Bu, Avrupalıların karar vereceği bir şey. Hep şuna inandık ve söyledik ki, içeriye değil dışarıya bakan bir Avrupa, Avrupa'nın bütün demokrasilerine Avrupa perspektifi ve geleceği öneren bir Avrupa, bu kıtanın birlik ve bütünleşmesinin tamamlanması için çok büyük önem taşıyor. Ve bu da elbette Türkiye'yi de kapsıyor'' diye konuştu. AB ve NATO'daki ülkelerle ''elele'' çalışıldığını vurgulayan Rice,''Herkesin Avrupa'da çıkarı var. Ortak değerler etrafında birleşmiş bir Avrupa. Ve elbette bu Avrupa, Türkiye'yi de içeriyor. Bunun zor bir dönem olduğunu anlıyoruz ve ilerleme yönünde zor bir dönemin olacağını da anlıyoruz. Ancak içeriye değil dışarıya dönük bir Avrupa umudumuzu sürdürüyoruz'' dedi. Ferrero-Waldner ise 22 Haziran'da yapılacak uluslararası Irak konferansının AB ile ABD arasındaki derin ve dinamik işbirliğinin bir sonucu olduğunu bildirdi. AB anayasasına ilişkin muhalefetin hem sağ hem de soldan gelmesine karşılık bu konuda nasıl ilerleme sağlanabileceği sorusu yöneltilen Asselborn ise şunları söyledi: ''Şimdi anayasasız bir Avrupa'nın daha iyi işlediğini söyleyemeyeceğim, ama işliyor. Anayasa, Avrupa'nın iç ve dış işleyişini kuvvetlendirecekti. AB'nin 25 ülkesinden 2'si anayasaya hayır, 9'u evet dedi. İspanya'nın Avrupa anayasasına çok açık onay veren bir referandumu oldu. Halkları dinlemek için sessiz kalmalıyız. Avrupa'daki politikalarımızın güvenilirliği hakkında düşünmeliyiz. Lüksemburg'da durumu tersine çevireceğiz. Bir sonraki referandumu sonbaharda yapacağız ve bu davanın henüz kaybedilmediğini göreceksiniz. Biz daha iyi bir Avrupa'ya inanıyoruz ve insanları ikna etmek zorundayız. İnsanları, içeriğe değil metinde yazılana cevap verme yönünde ikna etmeyi sürdürmeliyiz''. AB ve ABD, 22 Haziran'da Rice ve AB dönem başkanı Lüksemburg'un Dışişleri Bakanı Asselborn'un başkanlık edeceği, dışişleri bakanları düzeyinde bir uluslararası konferans düzenleyecek. Bu konferansla Irak hükümetine uluslararası destek sağlanması hedefleniyor. Konferansta Irak'ın ekonomik güçlükleri, yeniden yapılanma, kamu ve hukuk düzeni temel konular olacak. [Sabah Gazetesi, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 03.06.05, Şirintepe-İzmit].
Sağcılar ve Solcular "Hayır"da Buluştu: AB’nin kurucu üyelerinden olan Hollanda'da seçmenler yüzde 61.6 "hayır" oyuyla AB Anayasası’nı reddetti. "Evet"lerin oranı 38.4’te kaldı. Sağcılar ve solcular farklı nedenlerle "hayır"da birleşirken, iktidar ortakları ve Yeşiller "evet" dedi. Fransa’dan sonra, AB’nin kurucu üyelerinden olan Hollanda da, yapılan referandumdan çıkan yüzde 61.6 ‘hayır’ oyuyla AB Anayasası’nı reddetti. ‘Evet’ oylarının sadece yüzde 38.4’da kaldığı seçime katılım yüzde 64.8 oldu. Hollandalı seçmenlerin anayasaya "hayır" demelerinin ardında öncelikle AB bürokrasisine duyulan tepki yatıyor. Hollanda'nın sahip olduğu ulusal değerleri yitirmesinden endişe duyanlarla, göç politikası ve Türkiye'nin üyeliğine karşı olanlar sandıkta hayır oyu kullandı. BBC'nin haberine göre Amsterdam'da anayasayı reddettiğini söyleyenler şu gerekçelerle "hayır" oyu kullandı: - AB'nin büyük ve güçlü üyelerinin baskın olması, - Euro'ya geçişte halkın fikrinin sorulmaması, - Brüksel bürokasisi, - Hollanda'nın sahip olduğu liberal değerlerin yok edilmek istenmesi, - bağımsızlık ve ulusal kimliğin yok olması, - Brüksel yönetiminin halka tepeden bakması, tek başına kararlar alması, - AB, halkları değil, sadece elitleri kapsayan büyük bir proje. "Sinir Bozucu Ama Net Sonuç": Avrupa Parlamentosu Sosyalist Grup Başkanı Martine Schultz, anayasaya ilişkin referandum sonuçlarını ”sinir bozucu”, ama “son derece net” olarak nitelendirdi. Fransa ve Hollanda referandum sonuçlarının mesajlarının iyi algılanması gerektiğini, söz konusu ülkelerdeki iç politika koşullarının bu sonuçları olumsuz etkilediğini söyleyen Schultz, insanların “daha fazla iş, büyüme, kurumsal etkinlik, sosyal adalet ve demokratik katılım istediklerini”, anayasa projesinin bu işlere yarayacağının iyi anlaşılmadığını belirtti. AB'nin 2 değil 25 üyeden oluştuğuna değinen Schultz, onay sürecinin sonuna kadar devam ettirilmesini istedi. AB Konseyi'nin hiçbir şey yokmuş gibi davranamayacağını söyleyen Schultz, AB devlet ve hükümet başkanlarını olağanüstü toplantıya çağırdı. Anayasa'nın, AB'nin sonunu getirmek için bir araç olarak kullanılmasının engellenmesi gereği üzerinde duran Schultz, üye ülkelerin dörtte beşinin anayasa projesini kabul etmesi halinde Konsey'in çözüm aramasının öngörüldüğünü ve bir çözüm bulunabileceğini anlattı. Schultz, iki referandumun olumsuz sonuçlarının diğer ülkelerin halklarını da olumsuz etkilemesi endişesini taşıdığını belirtti. “Türkleri Durdurmak İçin Mücadele Verdik”: Hollandalı popülist lider Geert Wilders, Hollanda'da AB Anayasası'na hayır denilmesinin, seçmenlerin Türklerin birliğe kabul edilmesine karşı çıktıklarının da göstergesi olduğunu savundu. Eskiden sağcı bir liberal iken son yıllarda yabancı aleyhtarlığı söylemleriyle dikkati çeken 42 yaşındaki Wilders, bugünkü Corriere della Sera gazetesinde, “Türkleri durdurmak için mücalede verdik” başlığıyla yayımlanan demecinde, “Hollandalıların Avrupa Anayasası'na hayır demiş olmalarından son derece mutluyum” dedi. Ne Olacak: Referandumda alınan kesin resmi sonuç, 6 Haziran'da Lahey'de Seçim Komisyonu tarafından Meclis Başkanlığına sunulacak. Referandumda ortaya çıkan sonuçlar, Meclis Genel Kurulu'nun bugünkü toplantısında ele alınacak. Hollanda meclisi sonuca uymak zorunda olmasa da, parlamenterler, yüzde 30’u aşacak bir katılım olması durumunda halkın görüşüne uygun hareket edileceğini açıklamıştı. Başbakan Jan Peter Balkenende, ‘Hollanda AB’ye değil, Anayasa’ya ‘Hayır’ dedi’ ifadesini kullanırken, istifa etmeyeceğini bildirdi. [Hürriyet Gazetesi, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 02.06.05, Şirintepe-İzmit].
Sorunu AB Değil, Ermeniler ve Türkler Çözmeli: AB Dönem Başkanı, Lüksemburg Başbakanı Jean-Claude Juncker sözde Ermeni Soykırımı’nı inkar etmeyi suç sayan yasa hazırlığında bulunan Belçika’yı sert bir şekilde uyardı. Juncker, Belçika’nın Le Soir Gazetesi’ne verdiği demeçte, bu ülkenin senatosunda ele alınmakta olan sözde soykırım konusunda soruları cevapladı. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın konu ile ilgili iki ülke arasında bir komisyon kurulması teklifini hatırlatan Jean-Claude Juncker, ‘Bırakalım Türkler ve Ermeniler bu sorunu kendi aralarında çözsünler. Hele hele Türk hükümetinin araştırma yapılması çağrısı yaptığı bir dönemde bizlerin bu konunun çözümüne nasıl katkı sağlayacağımızı bilemiyorum’ dedi. Örnek Olamaz: Juncker, Türk asıllı Belçikalı Bakan Emir Kır’ın durumuna da dikkat çekerek, ‘Belçika’da bu türlü girişimler, Sosyalist Parti içinde Türk asıllı bir siyasetçinin önemli görevde olması nedeniyle getiriliyor. Bu hiç doğru değil’ değerlendirmesinde bulundu. Lüksemburg Başbakanı, Ruanda ve Kongo gibi ülkelerde soykırım yapma suçlaması altında bulunan Belçika’ya büyük yankı yaratacak şu uyarıyı yaptı: ‘Hiç bir şekilde örnek olamadığımız ve kusursuz olmadığınız konulara girmemek gerekir. Kendinizi kontrol edin. Bu türlü girişimler ve inisyatifler sadece Belçika toplumunda konuşulur. Belçikalılar’ın bu girişimi dışarıda hiç bir etki yapmaz.’ Ertelenmesin iptal edilsin: Türkiye Sivil Toplum Kuruluşları Birliği üyesi bir grup, ev sahipliği yapacağı Ermeni Konferansı son anda ertelenen Boğaziçi Üniversitesi’nin önünde protesto gösterisi düzenledi. ‘Vatan sahipsiz değil. İktidar yoksa millet var’ yazılı dövizler yaşıyan grup adına konuşan Birlik Genel Sekreteri Ramazan Bakkal, ‘Vatanseverlerin tepkileriyle bu toplantının ertelendiği açıklandı. Oysa iptal edilmeliydi’ dedi. [Zeynel Lüle-Brüksel, Hürriyet Gazetesi, Gazetei, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 26.05.05, Şirintepe-İzmit].
Sunday Times: Türkiye'nin dışlanması stratejik ve siyasi felaket olur: AB Dönem Başkanlığı’nı temmuz ayında üstlenecek olan İngiltere’nin Başbakanı Tony Blair’in ilk önceliğinin Türkiye’nin AB üyeliği olması gerektiği savunuldu. The Sunday Times gazetesinde yayınlanan bir makalede "AB ile veya AB olmadan Türkiye galip olacak. Ekonomik açıdan üyeliği Birliğe önemli bir net yarar sağlar. Türkiye’nin dışlanması stratejik ve siyasi olarak bir felaket olur" yorumu yapıldı. İngiliz The Sunday Times gazetesi, "Türklere Euro Süper Devletine Son Vermelerine İzin Verelim" başlıklı bir makale yayımladı. Avrupa entegrasyonu uzmanı John Gillingham imzalı makalede, AB’nin tamamen reforme edilmesi gerektiği savunuldu. Fransa ve Hollanda’da yapılan referandumların sonucunun Avrupa’da bir süper devlet yaratma çabasının çöküşü anlamına geldiği öne sürülen makalede bu tür çabalardan vazgeçilmesi gerektiği vurgulandı. Temmuz başında AB Dönem Başkanlığı’nı üstlenecek İngiltere Başbakanı Tony Blair’in görevinin AB’yi reforme etmek olacağı öne sürülen makalede şöyle denildi: "Blair’in ilk önceliği, Türkiye’yi 2015 yılında AB’ye katılıma götüren yoldan çıkılmamasını sağlamak olmalı. Son üç yılda, Kemal Atatürk’ün Anadolu’daki modern ülkeyi kurmasından bu yana en iddialı reform dalgasını başlattı. Türkiye ayrıca örnek olacak biçimde AB üyeliğiyle ilgili hukukun üstünlüğü, azınlıkların korunması ve rekabetin sağlanması gerekliliklerini yerine getirdi. AB ile veya AB olmadan Türkiye galip olacak. Ekonomik açıdan üyeliği, Birliğe önemli bir net yarar sağlar. Türkiye’nin dışlanması stratejik ve siyasi olarak bir felaket olur." Türkiye’nin AB’ye alınmasının ise İslam dünyasındaki reformlar açısından çok değerli bir örnek oluşturacağı kaydedilen makalede, Blair’in ikinci önceliğinin ise Ukrayna’nın AB üyeliği olması gerektiği vurgulandı. Makalede "30 veya 35 ülkeden oluşan bir birlik büyük Batı Avrupa ülkelerinden birinin hakimiyeti altına girmesi için fazla büyük olur. Böylece süper devletin hortlağı yok edilir ve Avrupa’nın güvenliği ölçülmeyecek kadar güçlendirilmiş olur" yorumu yapıldı. [Milliyet Gazetesi, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 06.06.05, Şirintepe-İzmit]. [Milliyet Gazetesi, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 06.06.05, Şirintepe-İzmit].
Türkiye Üzerinden Siyaset Yapmayın: Erdoğan, partisinin TBMM Grup toplantısında yaptığı konuşmada, AB ile ilişkilerin, hükümetin gündemindeki öncelikli yerini korumaya devam ettiğini belirterek, şunları söyledi: ''Pazar günü Fransa'da yapılan Avrupa Birliği Anayasası referandumunda Fransız halkının çoğunluğu 'hayır' oyu kullanmıştır. Baştan şunu özellikle ifade etmek isterim ki kimi çevrelerde iddia edildiği gibi Fransa'daki referandum neticesi, Türkiye'nin tam üyelik süreci açısından bir engel teşkil etmemektedir. Bu tür yaklaşımlar, sadece Türkiye'nin 3 Ekim müzakereleriyle ilgili heyecanına gölge düşürmekten başka bir şey değildir. Özellikle ülkemizdeki marjinal grupların bu alandaki gayretleri hepinizin malumu... Bu oyuna kimsenin gelmemesi gerekir. Biz, kararlılıkla gerek 17 Aralık'ta alınan onayla müzakere sürecine yönelik yapılması gereken ne varsa bunları yapmak suretiyle bu sürece aynı heyecanla devam ediyoruz ve inşallah 3 Ekim'de müzakerelere başlayacağız. Türkiye'nin önündeki takvim ve yol haritası bellidir. 17 Aralık'ta kararlaştırılan süreç, aksamadan devam edecek ve Türkiye 3 Ekim'de Avrupa Birliği ile müzakerelere başlayacaktır. Bundan da kimsenin şüphesi, endişesi olmasın. Tabii olarak Avrupa Birliği, referandum neticesinin doğuracağı siyasi ve hukuki sorunlar üzerinde kendi iç müzakeresini yürütecektir. Ama bu, AB konseyi içinde çalışmalardır. Bunu birbirine karıştırmanın hiçbir anlamı yok. Burada hala Türkiye üzerinden siyaset yapma gayretinde olanlar var. Asla bu oyuna kimse gelmesin. Türkiye üzerinden bu konuda siyaset yapmak, bir kere çirkindir, yanlıştır. Türkiye bu sürecin içinde bütün adımları ata ata bir yere gelmiş ve 17 Aralık'tan sonra farklı bir süreç başlamıştır. Bu süreç, bir final sürecidir. Bu final süreci de müzakere süreci içinde devam edecek, bütün fasıllar bitirildikten sonra nihai karar verilecektir. Bu karar da hepinizin malumu olduğu üzere üyelik kararıdır. Fransa gibi Avrupa bütünleşmesinin lokomotif ülkelerinden birinin Anayasayı reddetmiş olmasının, Avrupa hareketi için teşkil ettiği olumsuzlukların asgaride kalması, en içten temennimizdir.'' Avrupa'nın Bütünleşmesi: Avrupa'nın bütünleşme gayretlerinin, bundan önce de muhtelif sorunlarla karşılaştığını ancak, uzlaşma, sağduyu ve ortak hedefe ulaşma iradesinin her zaman galip geldiğini ifade eden Erdoğan, ''Fransız halkının bu kararından da gerekli derslerin çıkarılacağından ve Avrupa bütünleşmesinin daha ileri hedeflere taşınacağından biz şüphe etmiyoruz. AB, güçlü bir oluşumdur. Ne yapıp edip bu sorunları çözecektir. Ben buna inanıyorum'' diye konuştu. Erdoğan, Türkiye'nin tam üyeliğinin Fransa'daki referandumun bir malzemesi yapılmaya çalışılsa da netice üzerinde tayin edici bir etkisi olmadığını belirterek, sözlerini şöyle sürdürdü: ''Bu netice, Fransa'nın iç dinamiklerinin ve Fransız halkının kendi geleceğine ilişkin tercihlerinin bir ürünüdür. Bizim bu neticeden kendi adımıza bir pay çıkarmamız, siyaseten yanlış bir değerlendirme olur. Tam üyelik sürecinin mekanizma ve kuralları, önceden bellidir. Türkiye, bu süreçte üzerine düşenleri layıkıyla yerine getirerek hedefi istikametinde yürümeye kararlıdır. Tam üyelik müzakerelerinin başlamasıyla birlikte Türkiye'nin, Avrupa'nın refah standartlarına, demokrasi standartlarına ulaşma çabası daha da hızlanacak, yoğun bir şekilde devam edecektir. Halkımızın değişim arzusu, kabiliyeti ve hükümetimizin bugüne kadar sergilediği reform iradesi, Türkiye'nin müzakereler sırasında sergileyeceği performansın da teminatıdır.'' İnşa Borcu: Erdoğan, Türkiye'ye borçlarının, Türkiye'yi yeniden inşa borcu olduğunu ifade ederek, bu düşünceyle şehirleri inşa ettiklerini, ülkeyi imar ettiklerini söyledi. ''Bize göre sosyal devlet, sosyal politika üreten devlettir'' diyen Erdoğan, sosyal devlette şehirlerin, insanların yığınlar halinde geldiği ve sahipsiz kaldığı mekanlar olmadığını bildirdi. Belediyeleri, şehirleri, şehir kılmak için güçlendirdiklerini belirten Erdoğan, şöyle dedi: ''Gelir kaynaklarını yeniden tanzim ediyoruz. Hastanesiyle, yoluyla, konutuyla, altyapısıyla, sosyal ihtiyaçlarıyla hayatın bütün ihtiyaç alanlarına cevap veren bir şehirciliği, modern bir belediyeciliği hayata geçirmeye çalışıyoruz. Belediyelerimizin gelir kaynaklarını artırırken, vatandaş ile belediye arasındaki ilişkileri kolaylaştırıyoruz. Görevi devraldığımızda belediyelerin halini çok net gördük. Korkunç yük altında belediyeler, korkunç personel yığını haline getirilmiş belediyeler... İşte şimdi biz bunu çözüyoruz. Belediyeler,ahbabı yaranın adeta istihdam yeri olmaktan çıkarılıyor. Belediyelerimiz, daha iyi yönetilir hale gelmelidir. Yüzde 100'ü aşan personel harcaması olur mu? Böyle belediyelerimiz var. Bu mantıkla hizmet verebilir misiniz, veremezsiniz. Bunun azami limiti yüzde 30'dur. Buna doğru belediyelerimizi zorluyoruz. Bunu başaracağız ki ilimize, beldemize yatırım yapabilelim. Aksi takdirde bunu yapamayız. Hazırladığımız Belediye Gelirleri Kanunu ile belediyelerin gelirlerini yüzde 25 civarında artıracağız. Bunu artırmak güzel bir şey, ancak bunu kullanmaktır aslen önemli olan... Başarının iki sırrı var; bir insanı, bilgiyi yönetmek, iki parayı yönetmek. Eğer bunu başaramazsanız neticeye varamazsınız. başarırsanız o zaman netice alırsınız.'' [Milliyet Gazetesi, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 31.05.05, Şirintepe-İzmit].
Türkiye'nin AB'ye Girme Olasılığı 'Sıfır' mı?: Akbank'ın davetlisi olarak Türkiye'ye gelen ünlü siyaset bilimci Samuel Huntington, dün aralarında benim de bulunduğum bir grup gazetecinin sorularını yanıtlarken, "Türkiye'nin Avrupa Birliği (AB) içinde yer alma olasılığının sıfıra yakın olduğunu" söyledi. "Medeniyetler çatışması" teziyle üne kavuşan Huntington'un bu konudaki fikri bu kadar net ve basitti. Türkiye'nin yıllardan beri defalarca Avrupa'nın kapısını çaldığını ve geri çevrildiğini, bu arada Türkiye'nin gerisinden gelen birçok ülkenin AB'ye kabul edildiğini hatırlatan Prof. Huntington, "Avrupa kapısında aşağılanan Türkiye artık bu hevesten vazgeçmeli ve dünyadaki yerini yeniden düşünmeli" dedi. Huntington'a göre farklı bir kültüre sahip olan Türkiye, Avrupalı değildi ve Avrupalılar'ın büyük çoğunluğu da bu nedenle Türkiye'nin AB içinde yer almasına karşıydı. ABD'nin AB üyeliği konusunda Türkiye'ye destek vermesinin tek nedeni de AB'yi zayıflatmaktı. Bizim Huntingtoncular: Yaşı ilerledikçe görüşleri daha da katılaşan Huntington'u dinlerken, Türkiye'deki AB karşıtlarının kullandığı kategorik söylemle Huntington'un söylemi arasındaki şaşırtıcı benzerliği düşünmeden edemedim. Türkiye'nin AB üyeliğine çeşitli gerekçelerle karşı çıkan çok sesli koronun mensupları da nicedir, "AB taş çatlasa bizi içine almaz" diye ısrar etmiyor mu? Bizim AB karşıtları da, "AB'ye gireceğiz diye çeşitli ödünler verip debelendikçe aşağılanmış duruma düşüyoruz" demiyor mu? ABD'nin AB üyeliği konusunda Türkiye'ye destek vermesini "art niyete ve başka amaçlar"a bağlamıyor mu? Avrupa'daki son gelişmelerin de Huntington'u ve onun gibi düşünenleri cesaretlendirdiği bir gerçek. Almanya'da Türkiye'nin AB üyeliğine destek veren Schroeder yönetiminin sonbaharda erken seçime giderek kendi sonunu yakınlaştırdığı izlenimi yaygın. Seçimi kazanması beklenen CDU'nun başkanı Angela Merkel'in Türkiye'nin tam üyeliğine öteden beri karşı olduğu ve Türkiye'ye "özel statü" tanınmasını istediği de bir sır değil. Önümüzdeki günlerde Fransa'da ve Hollanda'da yapılacak referandumlarda AB Anayasası'na "hayır" oyu verilmesi halinde bu sonucun Türkiye'nin tam üyelik görüşmelerini olumsuz etkilemesi de güçlü bir olasılık. Bütün bu iddiaları ve gelişmeleri birlikte düşündüğümüzde, Türkiye'nin başarılı bir müzakere yürüterek AB içinde yer alması olasılığının "sıfır" ya da "sıfıra yakın" olduğunu söyleyebilir miyiz gerçekten? Lord Hanney de diyor?: Bu soruyu önceki gün Boğaziçi Üniversitesi TÜSİAD Dış Politika Forumu'nun düzenlediği toplantıya katılan, İngiltere'nin eski Kıbrıs Özel Temsilcisi Lord Hanney'e sorduk. Lord Hanney, AB'nin kritik bir dönemeçte bulunduğunu ve AB Anayasası'nın Fransa'da ( ve Hollanda'da) reddedilmesi halinde genişleme sürecinde de sorunlu bir dönemin yaşanacağını kabul ediyor. "Ancak" diyor Lord Hanney, "17 Aralık'ta Türkiye'ye verilen sözü kimse yok sayamaz. Türkiye de AB ile birlikte stratejik bir karar verdi ve uzun sürecek bir yolculuğa çıkmış oldu. Şimdi bu yolculukta önünüze çıkartılan engellere bakarak ana hedeften saparsanız Avrupa'da ve Türkiye'de bu bütünleşmenin gerçekleşmesini istemeyenlerin ekmeğine yağ sürmüş olursunuz." Lord Hanney'e göre, AB Anayasası'nın Fransa ve Hollanda'da reddedilmesi halinde AB'de dönem başkanlığı görevini devralacak olan İngiltere'nin oynayabileceği rol daha da büyük önem kazanacak. İngiltere Başbakanı Tony Blair'in, Avrupa'da hatta dünya sahnesinde yapıcı bir rol oynamaya çalışarak ülke içinde kaybettiği itibarı yeniden kazanmak istemesi de beklenebilir. Türkiye'de ise Ak Parti hükümeti, AB karşıtlarının elinin iyice güçlendiği ve Türkiye için yapay tatlandırıcılı "ayrıcalıklı statü" formüllerinin ortalıkta dolaştığı ortamda, Türkiye'nin AB ile bütünleşme olasılığının sıfırdan büyük olduğunu kanıtlamaya çalışacak her halde. [Osman Ulugay, Email: oulagay@milliyet.com.tr, Hürriyet Gazetesi, 25.05.05, Kayıt Erkan Kiraz, Email; erkankiraz@yahoo.com, Şirintepe-İzmit].
Türkiye'nin AB'ye İmtiyazlı Ortaklığını Savunan Fransız Coştu!: Alman Hristiyan Demokratlar ile Fransız sağının Türkiye için ısrarla önerdiği "imtiyazlı ortaklık" kavramına ilişkin tartışmalar alevlenirken "ilginç talepler" ortaya konuluyor. "İmtiyazlı ortaklık" formülünün savuncularından Fransa’nın eski Adalet ve Kültür Bakanlarından Jacques Toubon, ortak bir ticaret politikası yanı sıra Boğazlar’da mevcut uluslararası anlaşmalarının ötesine gidilmesini, Türkiye’nin dış sınırlarının ortaklaşa kontrol edilmesini istedi. Fransa’nın eski Adalet ve Kültür Bakanlarından Jacques Toubon, Türkiye’ye AB üyeliğinin yerine "imtiyazlı ortaklık" verilmesini savunan ilk isimlerden biri olarak tanınıyor. Halen Avrupa Parlamentosu’nun sağ kanadında yer alan Toubon, bir süre önce Le Figaro gazetesinde yazdığı makalede "imtiyazlı ortaklığın avantajları"nı ayrıntılı bir biçimde sıralamıştı. Hukuk Devleti Kurulmalı: Jacques Toubon, Türkiye ile "gerçek bir siyasi ittifak ve ortak kader" oluşturulması anlamına geleceğini belirttiği "imtiyazlı ortaklık"ın içeriği konusunda şunları sıralamıştı: -"Gerçek bir ortak ticaret politikası. Gümrük Birliği’nin ötesine giderek Türkiye, Birliğin ticaret politikasına entegre edilmeli. -Bir hukuk devletinin kurulması. İnsan haklarına ve azınlıkların haklarına saygının sağlanması için hukuki ve yargı alanlarında işbirliği yapılsın. Türkiye’deki anayasal laikliğin korunmasının ve kamu özgürlükleri ve insan haklarının sağlanmasının en iyi yolu olur. Bu ayrıca Ermeni soykırımının tanınmasına doğru ilerlemeyi mümkün kılar. -Göç kontrolü. AB ile Türkiye arasındaki bir anlaşma, göç akımlarının kontrolüne ve Türkiye’nin dış sınırlarının ortaklaşa gözetlenmesine olanak sağlayacak. -Denizlerin gözetlenmesi. Boğazların, petrol taşımacılığı ve askeri trafik açısından büyük bir önemi var. Uluslararası anlaşmaların öngördüklerinin ötesine gidilmelidir. -Kalkınma yardımı. Özel durum (nüfus, tarım, eğitim düzeyi, azınlıklar) dikkate alarak Türkiye’ye özgün bir kalkınma yardım politikası, anlaşmaların çerçevesinde yapısal fonlar ve bölgesel politikadan ilham alarak uygulamaya konulacak. -Dış politika ve savunma. Türkiye’nin jeopolitik durumu dikkate alınarak Ortadoğu, Kafkaslar ve Karadeniz’deki istikrar ve arabuluculuk gücü olarak rolü teşvik edilmeli. Bu rolün yerine getirebilmesi için Türkiye, bloklardan ve Avrupa Birliği’nden özerk kalmalı. -Kıbrıs’ın barışçıl bir biçimde birleşmesi. Kıbrıs sorununun çözümünün imtiyazlı ortaklığın unsurlarından biri yapılması daha iyi olur. Böyle bir çerçevede Türkiye için adadaki Türk halkının çıkarlarını savunmak daha kolay olur." Jacque Toubon, makalesine son verirken "imtiyazlı ortaklık" önerisinin çağdaş Türkiye’nin durumu ve siyasi birlik inşaasının gerçekçi bir değerlendirmesi olduğunu da öne sürdü. [Milliyet Gazetesi, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 20.04.05, Şirintepe-İzmit].
Türkiye'yi Seçim Malzemesi Yapma: Verheugen, ''Welt am Sonntag'' gazetesine yaptığı açıklamada, 'Bayan Merkel'e bu konudan uzak durmasını öneririm'' dedi. Türkiye ile AB üyelik müzakerelerine başlanması konusunda AB Konseyi'nin oybirliğiyle karar aldığına işaret eden Verheugen, bu kararın kaldırılması için de yeniden oybirliğiyle karar alınması gerektiğini belirtti. 'sözünde duramayacağı ilk vaadi olur'. Verheugen, ''Merkel'in, bu kararı kaldırabilirmiş gibi bir intiba yaratması durumunda, bunun olası erken genel seçimlerden sonra sözünde duramayacağı ilk vaadi olacağını'' kaydetti. Hür Demokrat Parti (FDP) federal meclis grubu Başkanı Wolfgang Gerhardt da ''Hannoversche Allgemeine Zeitung'' adlı gazeteye yaptığı açıklamada, Türkiye'nin AB üyeliğinin seçim malzemesi yapılmamasından yana olduğunu belirterek, ''Ben Türkiye'nin Batı'yla yakınlaşmasından yanayım. Bu konuda da AB ile kararlaştırılan inceleme yöntemlerinin yardımcı olacağını düşünüyorum'' dedi. Gerhardt, Türkiye ile yapılacak AB üyelik müzakerelerinin ucunun da açık olduğunu ve müzakerelerden, ''imtiyazlı ortaklık''tan tam üyeliğe kadar herhangi bir sonucun çıkabileceğini kaydetti. [Sabah Gazetesi, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com, 29.05.05, Şirintepe-İzmit].

[Bu bir geçici deneme ve derleme çalışmasıdır. Amaç Türkiye’de ve kentim İzmit ve çevresinde yaşamış yada yaşayan Yahudiler yada Museviler, Yahudi yaşamları, Yahudi etkin kişileri, Sebatay Sevi olayları, Sebatayistler, Selanikliler, Dönmeler, Beyaz Türkler, genelde Musevilere Yahudilere & İsrailliler’e ait her tür bilgilerin az yada çok bir arada toplanmasını ve kısa bilgiler elde edilmesini sağlamaktır. Çalışma sürekli güncellenmeketedir. Bu ilk çalışma zaman zaman güncellenmiş biçimle yer değiştirecektir.].

© Copyright Hakkı Erkan Kiraz’a Aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Aktarılan özgün yazıların CopyRight hakları yazarlarına aittir. Bu derleme çalışması ancak kaleme alanın izni alınarak tekrar yayınlanabilir yada dağıtılabilir. © Copyrighted to Erkan Kiraz. All Rights Reserved. CopyRights & all other Rights of fully or partly genuine articles inserted in this essay, are completely and untegratedly belong to their authers’ permission. This essay may be re-copied or re-distributed only with prior consent of its Author. Edited By Erkan Kiraz erkankiraz@yahoo.com on 13.04.05.

2 Comments:

At 6:46 ÖÖ, Blogger lennyandres0062 said...

i thought your blog was cool and i think you may like this cool Website. now just Click Here

 
At 3:02 ÖÖ, Blogger travisalexander4713390699 said...

Get any Desired College Degree, In less then 2 weeks.

Call this number now 24 hours a day 7 days a week (413) 208-3069

Get these Degrees NOW!!!

"BA", "BSc", "MA", "MSc", "MBA", "PHD",

Get everything within 2 weeks.
100% verifiable, this is a real deal

Act now you owe it to your future.

(413) 208-3069 call now 24 hours a day, 7 days a week.

 

Yorum Gönder

<< Home